Devletler Hafızaları Kadar Yaşar

Bazı görüntüler vardır; birkaç dakika sürer ama yüzyılları aynı karede buluşturur.

Geçtiğimiz hafta ülkemizde gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin açılış töreni bana tam olarak bunu düşündürdü.

Dünyanın en güçlü askerî ittifakının liderleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne doğru ilerlerken onları ilk karşılayan şey diplomatik bir konuşma değildi… Önce mehterin sesi yükseldi: Ardından Türk Devletlerinin farklı yüzyıllarını temsil eden tarihî üniformalar…

1949 yılında kurulan NATO’nun liderleri, kökleri 14. yüzyıla uzanan dünyanın en eski askerî bandolarından biri olan mehterin ritmi eşliğinde yürüyordu.

İşte o an, sıradan bir karşılama töreni olmaktan çıktı; tarih konuşmaya başladı. Çünkü büyük devletler yalnızca bugünü temsil etmez, geçmişlerini de temsil eder.

Devlet dediğimiz yapı yalnızca anayasal metinlerden, kurum binalarından ya da diplomatik protokollerden ibaret değildir. Devlet aynı zamanda hafızadır.

Asırlar boyunca biriken tecrübenin, sembollerin ve temsil biçimlerinin bugüne taşınabilmesidir.

Bu yüzden köklü devletler geçmişlerini vitrinlerde sergilemez: Onu yaşatır. Çünkü bilirler ki hafızasını kaybeden toplum, yönünü de zamanla kaybeder. Devlet aklı dediğimiz şey de tam olarak budur. Bir neslin değil, yüzyılların biriktirdiği tecrübenin bugüne taşınabilme kabiliyeti…

Mehter bu hafızanın en güçlü seslerinden biridir.

Osmanlı orduları Belgrad’a, Rodos’a, Mohaç’a, Viyana önlerine ilerlerken düşmanın ilk karşılaştığı şey çoğu zaman ordunun kendisi değildi. Önce köslerin tok sesi yükselirdi ardından zurnaların keskin nefesi… Sonra ziller…

Mehter yalnızca yürüyen bir orduya eşlik etmiyordu. Ordunun bir parçasıydı. Bugün psikolojik harp dediğimiz anlayışın yüzyıllar önceki karşılığıydı.

Öyle bir kudreti vardı ki ritim, disiplin, moral ve caydırıcılık tek bir musikide birleşiyordu.

Mehter, savaşı anlatmıyordu. Daha savaş başlamadan bir devletin geldiğini hissettiriyordu.

İşte bu yüzden Avrupa orduları, Osmanlı ile karşılaştıkça mehterin davullarını, köslerini, zillerini ve “Türk usulü” olarak anılan ritmik yapısını kendi askerî bandolarına taşımaya başladı. Bu etki zamanla kışlaların dışına çıktı.

Mozart’ın, Haydn’ın, Beethoven’ın ve bir çok batılı müzisyenin eserlerine kadar ulaştı.

Yüzyıllar önce savaş meydanlarında yankılanan o güçlü ritim, bugün dünyanın en saygın konser salonlarında, senfoni orkestralarında ve caz topluluklarında yaşamaya devam ediyor. Belki dinleyenlerin çoğu bunun farkında bile değil.

Tarih bazen şehirleri fetheder, bazen de kulakları.

Bu yüzden Ankara’daki NATO Zirvesi’ni yalnızca diplomatik bir toplantı olarak görmemek gerekir. Masada konuşulan başlıklar elbette önemliydi fakat masaya giden yol da en az o kadar anlam taşıyordu.

Diplomasi yalnızca bugünün meselelerini müzakere etmek değildir. Diplomasi aynı zamanda devletlerin hafızasını temsil etme sanatıdır.

Cumhuriyet’in diplomasi dili ile Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan bugüne taşınan devlet tecrübesi aynı kökün farklı dallarıdır. Biçimler değişebilir, kurumlar dönüşebilir, dünya yeniden şekillenebilir fakat devlet aklı ve kurumsal hafıza süreklilik içinde anlam kazanır.

Geçmiş, bugünün önünde duran bir engel değildir aksine bugünü anlamlandıran en güçlü referanslardan biridir.

Belki de tören boyunca zihnimde dolaşan en güçlü düşünce şuydu:

Bir zamanlar nasıl bir medeniyet kurulmuştu ki; ordusunun ritmi Avrupa’nın askerî bandolarını etkiledi, mehterin sesi klasik Batı müziğine kadar ulaştı…

Nihayetinde de yüzyıllar boyunca oluşagelen devlet geleneği bugün uluslararası diplomasinin en önemli zirvelerinden birinde hâlâ kendini en net şekliyle seslendirip, ifade edebiliyor.

İşte kök dediğimiz şey tam olarak budur… Kök, geride bırakılmış bir hatıra değildir. Bugünü besleyen, yarını ayakta tutan görünmez bir kuvvettir.

Büyük devletlerin gücü yalnızca ordularından, ekonomilerinden ya da diplomatik kabiliyetlerinden gelmez. Asıl güç: Zamanı yönetebilme kudretidir. Geçmişi bugüne taşıyabilmek; bugünü de geleceğe emanet edebilmek…

Çünkü köklü milletler geçmişlerini yalnızca hatırlamaz. Onu bugünün diliyle yeniden konuştururlar.

Konforun Sessiz Hapishanesi

İnsan, tabiatı gereği güven arar.

Sığınabileceği bir alan, kontrol edebildiği bir çevre, öngörebildiği bir hayat… Belirsizliğin azalması, riskin düşmesi ve düzenin kurulması insana huzur verir. Bu yüzden konfor, çoğu zaman hayatın doğal hedeflerinden biri gibi görünür.

Fakat insanlık tarihine dikkatle bakıldığında ilginç bir paradoks ortaya çıkar:

İnsanı büyüten şeylerin önemli bir kısmı, rahatlığın içinden değil; sarsıntının, belirsizliğin ve riskin içinden doğmuştur.

Medeniyetlerin yükselişi, büyük keşifler, düşünsel sıçramalar ve şahsi dönüşümler… Bunların çoğu, birilerinin alışılmış sınırların dışına çıkmayı göze aldığı anlarda başlamıştır.

Çünkü konfor, her zaman huzur üretmez bazen görünmez sınırlar üretir.

İnsan uzun süre güvenli alanlarda kaldığında, dış dünyadan önce kendi potansiyeline yabancılaşmaya başlar.

Kristof Kolomb Atlantik’e açıldığında, denizcilerin en büyük korkularından biri fırtına değildi: Bilinmezlikti.

Haritaların bittiği yerden sonrası, çoğu zaman korkularla, söylencelerle ve efsanelerle dolduruluyordu. Ufkun ötesi, aklın tamamlayamadığını hayalin abarttığı bir boşluk hâline gelmişti. Kimileri orada canavarların yaşadığına, kimileri gemilerin sonsuz bir boşluğa sürükleneceğine inanıyordu.

Kolomb’un elinde eksik haritalar, sınırlı bilgi ve büyüyen şüpheler vardı. Günler geçtikçe mürettebatın kaygısı arttı, geri dönme baskısı büyüdü. Onu ileri taşıyan şey tam bir kesinlik değildi. Bilinmeyene rağmen rotasını koruyabilmesiydi.

Belki de konfor alanından çıkmanın özü tam burada yatıyor. Korkunun yokluğunda değil, korkuya rağmen atılan adımda.

Modern insanın konfor alanı ise geçmişten daha karmaşık. Eskiden konfor daha çok fiziksel şartlarla ilgiliydi. Bugün zihinsel konfor da en az fiziksel konfor kadar belirleyici.

İnsan artık yalnızca rahat koltuklar, güvenli gelirler ya da düzenli hayatlar aramıyor aynı zamanda kendisini rahatsız etmeyecek fikirler arıyor.

Kendi kanaatini zorlamayan içerikler, görüşünü sarsmayan çevreler, düşüncesini tekrar eden kalabalıklar… Böylece insan, görünürde özgürleşirken zihinsel olarak daralabiliyor çünkü düşünsel konfor da en az fiziksel konfor kadar bağımlılık üretir.

İnsanı büyüten her fikir, başlangıçta bir miktar rahatsızlık taşır. Hakikat çoğu zaman önce huzursuzluk getirir çünkü hakikat; mevcut düzeni sorgular, yerinden oynatır, soru sorar.

Bu yüzden konfor alanından çıkmak yalnızca yeni bir adım atmak, şehir değiştirmek ya da büyük riskler almak değildir. Bazen yıllardır doğru kabul ettiğin bir düşünceyi yeniden sorgulamaktır. Bazen kendinle yüzleşmektir. Bazen de ertelediğin bir hakikati kabul etmektir.

İnsanın büyümesi çoğu zaman konforun bittiği yerde başlar çünkü kırılmadan genişlemek her zaman mümkün olmaz.

Tohum toprağın içinde çatlamadan filiz vermez, kas lifleri zorlanmadan güçlenmez. İç dünya da böyledir:

İnsan, sınırlarını çoğu zaman rahat anlarda değil; zorlandığı, sarsıldığı ve beklemediği anlarda tanır. Karakter de yalnızca zamanın geçmesiyle derinleşmez çoğu zaman sınanmışlıkla olgunlaşır.

Çünkü sınanmamış insan, kendi kapasitesine dair yanıltıcı bir güven taşıyabilir. Hayatla ciddi biçimde karşılaşmamış biri; sabrını, direncini, merhametini ve sınırlarını olduğundan büyük zannedebilir.

Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri, iyi hayatı konforla eşitlemesidir. Oysa konfor, insanın dinlenmesi için kıymetlidir: Büyümesi için yeterli değildir.

Bir liman gemiler için güvenlidir ama gemiler limanda kalmak için yapılmaz.

Tamamen güvenli bir hayata kapanan kişi, zamanla risklerden olduğu kadar ihtimallerden de uzaklaşır. Yapamadıklarından çok denemedikleri hayatını belirlemeye başlar.

İnsanı en çok yoran şey her zaman mücadele değildir. Bazen en büyük yorgunluk, içinde taşıdığı kapasiteyi kullanamadan yaşamanın sessiz ağırlığından doğar.

Belki de asıl soru şudur: Konfor alanından çıkmalı mıyız?

Mesele sürekli rahatsız olmak değildir. İnsan elbette sığınır, dinlenir, nefes alır… Asıl mesele, konforun insanın evi mi yoksa kaderi mi olduğudur. Konfor bir durak olabilir. Hayatın tamamı hâline geldiğinde ise sessiz bir hapishaneye dönüşebilir.

İnsan bazen en büyük kaybını fırtınada yaşamaz: Haritanın bittiği yere hiç yelken açmadığında yaşar.

Takvim Dolar, Ruh Boşalır…

İnsanlık uzun süre zamanı gökyüzünden öğrendi.

Güneşin doğuşu, gölgenin uzaması, ayın incelip büyümesi, mevsimlerin ağır ağır değişmesi… Zaman, insanın dışında akan mekanik bir çizgi gibi algılanmazdı. Daha çok hayatın ritmine karışan, toprağın, bedenin, emeğin ve bekleyişin içinde hissedilen bir varlıktı.

Sonra insan zamanı ölçmeye başladı.

Önce güneş saatleri, sonra kum saatleri, ardından mekanik ve dijital saatler… Her yeni araç, zamanı biraz daha görünür kıldı. Zaman artık hissedilen bir akış olmaktan çıkıp hesaplanan bir değere dönüştü. Dakikalar ayrıldı, saatler bölündü, günler planlandı.

İnsan zamanı ölçtükçe ona hâkim (!) olduğunu sandı işte belki de tam o noktada, zamanla arasındaki ilişki değişmeye başladı.

Sanayi Devrimi bu dönüşümün en çarpıcı eşiğiydi.

Fabrika bacaları yükselirken yalnızca üretim biçimi değişmedi; insanın zamanla kurduğu bağ da yeniden şekillendi. Köy hayatının mevsimlere ve tabiata bağlı ritmi yerini fabrika düdüğüne bıraktı. Sabahın ne zaman başlayacağını artık güneş kadar sirenler de belirliyordu.

İşçinin günü, makinenin çalışmasına (!) göre düzenlendi. Saat, duvarda duran masum bir araç olmaktan çıktı; hayatın merkezine yerleşti.

Zaman, insanın yaşadığı bir imkân olmaktan çok kaçırılmaması gereken bir üretim alanına dönüştü. Böylece insanın hayatında yeni bir gerilim doğdu: Saat çoğaldı, zaman daraldı…

Bugün neredeyse herkesin cebinde bir saat var. Telefonlarımız, takvimlerimiz, hatırlatıcılarımız, alarmlarımız, dijital planlayıcılarımız… Her şey bize zamanı haber veriyor.

Yine de en çok şikâyet ettiğimiz şey zamanın yokluğu.

İnsanlık zamanı hiç olmadığı kadar hassas ölçüyor fakat onu derinlikli yaşamakta ise giderek zorlanıyor.

Çünkü zamanı ölçmek başka, zamanı yaşamak başka bir tecrübedir.

Ölçülen zaman, sayılara ayrılır: Yaşanan zamansa anlamlara dönüşür.

Bir annenin çocuğuyla geçirdiği sessiz bir an, bir dostla edilen uzun bir sohbet, bir kitabın başında kaybolan saatler, bir duanın içinde genişleyen iç huzur… Bunların hiçbiri yalnızca dakika hesabıyla anlaşılmaz.

Bazı anlar kısa sürer ama insanın içinde uzun yaşar. Bazen de yıllar geçer ama geride iz bırakmaz.

Modern hayat insana zamanı verimli kullanmayı öğretti. Bu başlı başına kıymetlidir fakat verimlilik tek başına hayatı anlamlı kılmaya yetmez.

İnsan her dakikasını doldurabilir. Her gününe bir iş, her saatine bir görev, her boşluğuna bir ekran yerleştirebilir. Böyle bir hayat dışarıdan düzenli görünür ancak içeride zamanın ruhu kaybolabilir.

Çünkü insan bazen yoğunluğun içinde kendi hayatından uzaklaşır. Yapılacaklar çoğalır, yaşanacaklar azalır. Takvim dolar, ruh boşalır.

Eski zamanlarda beklemek hayatın doğal parçasıydı: Mektup beklenirdi, yol beklenirdi, hasat beklenirdi, haber beklenirdi… Beklemek insanı sabra, tahammüle, içe dönmeye ve hatta kaliteli üretime mecbur bırakırdı. Bugün beklemek neredeyse kusur sayılıyor.

Bir mesaj geç cevaplanınca huzursuz oluyoruz, bir sayfa geç açılınca sinirleniyoruz, bir sonuç gecikince sabrımız tükeniyor. Hız şüphesiz ki iç dünyamızın ölçüsünü de değiştirdi oysa hayatın en derin şeyleri aceleye gelmez.

Karakter yavaş oluşur, dostluk zaman ister, ilim demlenerek yerleşir. Bazı gerçekler, hızlı kavranınca yüzeyde kalır. Zamanla yoğrulunca ise insanın parçası olur.

Zaman, insanın gerçek hiyerarşisini ele verir.Bir insanın neye inandığını, neyi sevdiğini, neyi önemsediğini anlamak için bazen sözlerine bakmaya gerek kalmaz. Zamanını nereye harcadığına bakmak yeterlidir.

Saat, dış dünyayı düzenler: Zaman ise iç dünyayı açığa çıkarır. Saatler bize kaçta olduğumuzu söyler zaman ise nerede durduğumuzu gösterir.

Zaman; bir başkasını gerçekten dinlediğinde zaman genişler, bir şeyi aceleye getirmeden yaptığında derinleşir, bir anın içinde gerçekten bulunduğunda anlam kazanır.

Belki de bugün ihtiyacımız olan şey, daha fazla zaman kazanmak değil sahip olduğumuz anları daha sahici yaşamaktır.

Daha çok yetişmek yerine, biraz daha fark ederek yaşamak, daha hızlı geçmek yerine biraz daha temas etmek, daha çok şey yapmak yerine yaptığımız işin içine biraz daha ruh katmak…

Saatler bize zamanı gösterir fakat onun anlamını öğretmez. Onu bazen bir bekleyiş öğretir, bazen bir kayıp, bazen geç kalmış bir pişmanlık, bazen de tam vaktinde fark edilen küçük bir hakikat.

İnsan zamanı ölçmeyi öğrendi şimdiyse belki de yeniden zamanı yaşamayı öğrenmesi gerekiyor.

Durduğun Yerde Başlar Anlamak

İngilizce: Understanding…

Arapça: Vakafe…

Almanca: Verstehen…

Yunanca: Episteme…

Hepsi farklı dillerde “anlamak” demek. 

Farklı diller, farklı coğrafyalar, farklı zihin dünyaları ama hepsi aynı kelimeden kök alır: Durmak. (standing, vakafe, stehen, stasi)

Farklı dillerde “anlamak” fiilinin kökünde durmak anlamının bulunması tesadüf değildir. Bu ortaklık, insanın hakikate yaklaşma biçimine dair evrensel bir işarettir. 

Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Dillerin birbirinden habersiz şekilde aynı köke yönelmesi, anlamanın özünde bir yavaşlama, bir yoğunlaşma ve bir temas hâli gerektirdiğini gösterir. İnsan durduğu ölçüde yüzeyden derine iner, gördüğünü çözmeye başlar. Bu yüzden anlam, hareketin içinde değil; hareketin durduğu, zihnin kendine döndüğü o eşikte belirir.

Çünkü durmak, yalnızca fiziksel bir eylem değildir. Durmak; zihnin akışını kesmek, alışkanlıkların hızını yavaşlatmak ve iç dünyaya doğru bir kapı aralamaktır.

Bugünün insanı her şeyi hızla tüketirken, anlamın neden yüzeyde kaldığını fark etmiyor. Bilgi çoğalıyor, temas artıyor, içerik genişliyor ama derinlik yerinde sayıyor.

Çünkü durmadan bakılan hiçbir şey görülmez, üzerine düşünmeden edinilen hiçbir bilgi yerleşmez, uygulamaya dökülmeyen hiçbir fikir insana ait hâle gelmez.

Anlamak, üç aşamalı bir yolculuktur:

Durmak. Düşünmek. Uygulamak.

Durmak, gürültüyü susturur.

Düşünmek, görüleni anlamlandırır.

Uygulamak ise anlamı hayata yerleştirir.

Bu üçü birbirinden koparıldığında, ortaya eksik bir insan çıkar. Sürekli hareket eden ama yönü belirsiz: Çok şey bilen ama az şey yaşayan…Düşünen ama yaşama nüfuz edemeyen…

Oysa gerçek kavrayış, insanın kendi içinden geçer. Bir fikri anlamak, onu tekrar etmekle tamamlanmaz. Onu kendi hayatında sınamak, taşımak ve dönüştürmek gerekir.

Bu yüzden bazı insanlar az konuşur ama derin iz bırakır. Bazıları çok şey anlatır ama hiçbir derinlik sunmaz.

Fark, kelimelerde değil; duraklarda ortaya çıkar. Her duruş, insanın kendine verdiği bir fırsattır. Ne gördüğünü, neyi kaçırdığını, neyin peşinden gittiğini fark etme fırsatı…

Durabilen insan, düşünmeye başlar. Düşünebilen insan, seçmeye başlar. Seçebilen insan ise yönünü bulur ve yönünü bulan biri için artık mesele bilgi toplamak değildir. Mesele, öğrendiğini hayatına katabilmektir.

Belki de bu yüzden bütün diller, bütün kavramlar, bütün kökler aynı yere çıkar: İnsan, durabildiği kadar anlar ve anladığı kadar yaşar.

Sırtını Dönenler, Aynaya Bakmayanlar

Dün Gaziantep’te yaşanan küçük bir an, büyük bir zihniyetin izini taşıyordu.

23 Nisan kutlamalarında bir okuldan kıymetli evlatlarımız özenerek hazırlanmış ve mehter marşlarını seslendiriyordu.

Çocuklar, kendi kültürlerinden süzülen bir ezgiyi seslendirirken, bazı yetişkinler (!) onlara sırtını çevirmeyi tercih etti. Görüntü kısa sürdü fakat bıraktığı iz, uzun süredir biriken bir mesafenin işaretiydi.

Şimdi burada mesele bir müzik türü, bir ritim ya da bir tören formatı değil. Mesele, bu toprakların değerleriyle kurulan ilişki.

Şunu hepimiz biliyoruz ki; aynı kişiler, başka coğrafyalara ait bir ezgi çalındığında daha rahat, daha uyumlu ve daha istekli bir tavır sergiler. Orada sirtaki çalsa alkış tutar, eşlik eder, tabak kırarlar…

Yabancı olanla kurulan yakınlık, yerli olana karşı mesafe ile dengeleniyor. Bu tutum, toplumla araya konulan mesafeyi derinleştiriyor.

Birçok sohbetimde, yazımda yer verdiğim merhum Cemil Meriç’in yıllar önce yazdığı satırlar, bugün hâlâ güncelliğini koruyor:

“Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.”

İnsanın ait olduğu topluma karşı geliştirdiği mesafe, çoğu zaman kendi iç dünyasında çözemediği bir gerilimin dışa yansımasıdır.

Bir toplumun değerleriyle kurulan bağ zayıfladığında, temsil iddiası da zayıflar.

Çünkü temsil, yalnızca fikir üretmekle kurulmaz; o fikrin hangi zemine yaslandığıyla anlam kazanır.

Topluma temas etmeyen bir dil, karşılık bulmakta zorlanır. Değerlerle kurulan ilişki kopuk olduğunda, siyaset bir karşılık arayışına dönüşür.

Kültürle kurulan mesafe, zamanla yalnızca estetik bir tercihe indirgenmez; bir kimlik meselesine dönüşür. Kendi tarihine ve birikimine dışarıdan bakan bir zihin, ait olduğu toplumu anlamakta zorlanır. Bu zorluk, zamanla eleştiri sınırını aşar ve bir yabancılaşma biçimine evrilir. Yabancılaşma derinleştikçe, toplum ile kurulan bağ yalnızca zayıflamaz; anlamını da yitirir.

Bu noktada ortaya çıkan tablo, bir fikir tartışmasından çok bir yön meselesidir. Bir toplumla aynı dili konuşmak yetmez o toplumun hissettiğini hissedebilmek gerekir. Çünkü mesafe yalnızca sözlerle kapanmaz.

Çocukların sahnede sergilediği bir performans karşısında takınılan tavır aslında geleceğe dair bir mesaj taşır.

Orada sırtını dönen bir yetişkin, yalnızca bir performansa değil, bir aidiyet duygusuna ve bu ülkenin geleceği olan evlatlarına da mesafe koyar. Bu mesafe büyüdüğünde, toplum ile temsil arasındaki bağ incelir.

Toplumla bağ kurmadan onu dönüştürme iddiası taşıyan her yaklaşım, zamanla kendi içine kapanır. Çünkü halkın duygusunu anlamayan bir akıl, kendi doğrularını çoğaltır ama hiçbir gerçek karşılık bulamaz.

Siyaset, yalnızca akılla kurulan bir alan değildir; aynı zamanda hafızayla ve en önemlisi duygu ile temas gerektirir. Toplumun hafızasına değmeyen bir söylem, ne kadar güçlü görünürse görünsün kalıcı bir etki üretemez.

Çünkü insan yalnızca ikna edilmez; aynı zamanda bağ da kurmak ister.

Bu yüzden mesele yalnızca bir törende yaşanan bir tavır değildir. Mesele, bir zihniyetin kendini konumlandırdığı yerdir.

Bu topraklarda siyaset, topluma rağmen değil, toplumla birlikte anlam kazanır. Toplumun değerleriyle kurulan bağ, yalnızca geçmişe ait bir hatıra değil; geleceği kuran temel unsurdur.

Bir toplumun değerlerine sırtını dönenler, aslında bindiği dalı kesen kişi misali kendi ayak bastıkları zemini de kaçınılmaz olarak zayıflatır…

Görünmeyen Kırılmalar…

Toplumları sarsan olaylar çoğu zaman bir anda ortaya çıkmış gibi görünür oysa hiçbir kırılma bir gecede oluşmaz. Her sert sonuç, uzun süre biriken etkilerin dışa vurumudur.

Bugün okullarda yaşanan menfur şiddet, saldırı ve hatta cinayet vakaları bu çerçevede ele alınmalıdır. Karşımızda duran tablo tekil olayların toplamı değildir. Bu tür davranışların arkasında çoğu zaman uzun süre ihmal edilmiş bir iç dünya vardır.

Şiddetin beslendiği zemin çoğu zaman sessizdir: Anlaşılmamışlık, değer görmeme hissi, yerini bulamama…

Bunlar ifade edilemediğinde yön değiştirir. Kişi kendini anlatamadığı yerde kendini dayatmaya başlar. İçte biriken duygular bir süre sonra dışarıya taşar.

Asıl mesele, çocukların ne gördüğü değil gördüğünü nasıl anlamlandırdığıdır. Zihin, kendisine sunulanı olduğu gibi almaz.

Onu yorumlar.

Bunu yorumlayacak bir iç ölçü olmadığında, dış dünyanın sunduğu her şey doğrudan iç dünyaya yerleşir. Sınırlar bulanıklaşır, yön zayıflar.

Kendi neslim adına konuşacak olursam; bizler yalnızca bilgiyle yetişmedik: Bir ölçüyle büyüdük.

Nerede durulacağını, nasıl konuşulacağını, neyin aşılmaması gerektiğini öğrendik. Bu öğrenme kurallarla sınırlı değildi; bir kültürün içinde şekillenirdi.

Hatırlayın: Bir bakış, bir susuş, bir işaret, bir uyarı… Yazılı olmayan ama etkisi güçlü bir terbiye vardı. 

Kişi kendini yalnız hissetmezdi. Bir bütünün parçası olduğunu bilirdi. İşte bu aidiyet duygusu, insanın hem sınırını hem duruşunu hem de sorumluluğunu belirlerdi.

Kendini yalnız görmeyen, başkasını yok sayamazdı. Başkasının varlığını hisseden, kendi öfkesine mesafe koymayı öğrenirdi. Diğerkâm bir yapı söz konusuydu.

Bugün ise farklı bir yönelim belirginleşiyor. Aile zayıflıyor, toplumsal bağlar inceliyor, ortak hayat hissi daralıyor. Birey kendini bir bütünün parçası olarak değil, kendi başına bir merkez (!) gibi konumlandırıyor.

Bunun yanı sıra sosyal medya da bu süreci hızlandırıyor. Duygular hızla üretiliyor, hızla tüketiliyor. Derinleşme alanı daralıyor.

Bir acı birkaç saniyelik görüntüye sığıyor. Bir başarı birkaç beğeniyle ölçülüyor. Bir insan tek bir yorumla yargılanabiliyor.

Bu hız, duyguların işlenmesini ve de derinleşmesini zorlaştırıyor. İçte birikenler anlam bulamıyor;  anlam bulamayan duygu da zamanla sertleşiyor.

Duygular yönünü kaybettiğinde, ortaya çıkan enerji yapıcı bir kanala akmıyor. İçte sıkışan şey, dışarıda kırılma üretmeye başlıyor.

Unutmayalım insan tek başına var olan bir varlık değildir. Her birey, bir ailenin, bir toplumun, bir bütünün parçasıdır: Öyle olmalıdır…

Aile, okul, çevre ve toplum; insanın karakterini şekillendiren temel alanlardır. Bu bağlar zayıfladığında, yön duygusu da zayıflar.

Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey, bireylerin yalnızca kendilerini değil, birbirlerini de taşıyabilmesidir. Bu bağ koptuğunda yalnızlık artar. Yalnızlık arttığında da gerilim derinleşir.

Bugün karşı karşıya olunan tablo tam olarak budur. Bu mesele gündelik tartışmaların sınırlarını aşar.

Çözüm, yalnızca riskleri azaltmakla sınırlı değildir. Daha derin bir yöneliş gerektirir:

Çocuklara yalnızca neyin doğru olduğu anlatılmaz; hissettiklerini nasıl ifade edecekleri de öğretilir. İçinde biriken duyguyu tanımayan bir zihin, onu yönetemez.

Aile içinde kurulan dil belirleyicidir. Sakinlik öğütle değil, davranışla aktarılır. Öfke bastırılarak değil, yön verilerek terbiye edilir. Sınır koymak da bu sürecin parçasıdır. Sınır, baskı anlamına gelmez; yön duygusu kazandırır. Nerede duracağını bilen bir çocuk, kendine de başkasına da zarar vermez.

Dijital dünyanın etkisi göz ardı edilemez. Görüntülerin, tepkilerin ve hızın şekillendirdiği bir ortamda büyüyen çocuk, gerçek hayattaki duygusal derinliği kurmakta zorlanır. Bu yüzden ekranla kurulan ilişkinin de net bir ölçüye ihtiyacı vardır.

Ve belki de en önemlisi: Çocuk kendini bir yere ait hissetmelidir. Ait olduğu bir aile, bir değer dünyası, bir anlam zemini… Bu bağ kurulduğunda, insan yalnızca kendisi için yaşamaz. Kendini aşan bir bütünün parçası olduğunu hisseder.

Bu nedenle sorumluluk yalnızca kurumlara ait değildir: Aileye, öğretmene, topluma ve her birimize aittir.

Bir neslin iç dünyasında yaşanan çözülme, hızla geçilecek bir gündem olamaz. Bugün yaşanan her olay, yarının insan tipine dair güçlü bir işaret taşır.

Burada önemli olan kimin haklı, kimin suçlu olduğu değil neyin eksildiğidir ve daha da önemlisi bir nesli anlayabilmek ve ihyâ edebilmektir.

Asıl mesele, yarını taşıyacak insanı yetiştirebilmektir çünkü ihmal edilen her değer, bir gün sonuç olarak geri dönecektir…

İnsan En Çok Neyi Susturur?

Yaşadığımız çağda ses hiç eksilmiyor.

Ekranlar konuşuyor, kalabalıklar konuşuyor, gündem konuşuyor… Her şey sürekli bir şey söylüyor.

Fakat bütün bu seslerin arasında en çok kaybolan şey, insanın kendi içinden yükselen o ince sestir.

Kişi, dışarıdaki gürültüye alıştıkça, içindeki sessizliği taşımakta zorlanır. O sessizlikte karşısına çıkan şey çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü insan orada kendisiyle karşılaşır.

Bir kararın eşiğinde duran tereddüt, bir davranışın ardından gelen huzursuzluk, bir cümlenin söylenmeden önce içte bıraktığı iz…

Bunlar, bastırıldığında kaybolmaz. Sadece daha derine çekilir.

Antik Yunan’da Sokrates, içinde sürekli konuşan bir sesten bahseder. O sese “daimonion” der.

Bu ses ona ne yapması gerektiğini söylemez. Yalnızca bazı anlarda onu durdurur, geri çeker, uyarır.

Sokrates bu sesi bir engel olarak görmez. Onu, insanın kendini kaybetmemesi için bir hatırlatıcı olarak kabul eder.

İslami düşünce geleneğinde de insanın iç dünyasında benzer bir merkezden söz edilir.

Âlimler buna “vicdan” der; insanın hak ile batılı ayırt edebildiği, doğruyu sezebildiği içsel bir ölçü…

Bu ölçü, yalnızca bilgiyle oluşmaz; kalbin berraklığıyla güçlenir. İmam Gazâlî, insanın hakikati sadece akılla değil, arınmış bir kalple idrak edebileceğini söyler. Bu yüzden vicdan, insana sürekli yönünü hatırlatan bir pusula gibidir.

İnsan o pusulaya kulak verdiğinde yönünü kaybetmez. Onu susturduğunda ise dış dünyanın bütün işaretleri anlamını yitirir.

Zaman değişti, hayat hızlandı, dünya genişledi; bu mekanizma hiç değişmedi fakat bugün bu ses daha az duyulur hâle geldi.

İnsan artık içinden gelen uyarıyı fark etmekte zorlanıyor çünkü dikkatini sürekli dışarıya yönelten bir düzenin içinde yaşıyor. Bildirimler, akışlar, gündemler, hız…

Bu dönüşüm içerisinde kişi bir süre sonra kendi içindeki sesi bastırmayı öğrenir. Bunu bilinçli bir tercihle yapmaz. Yavaş yavaş olur.

Önce bir rahatsızlığı görmezden gelir, sonra bir iç uyarıyı erteler, ardından o sesi duymamaya başlar. Bir noktadan sonra, o ses hâlâ var olmasına rağmen ulaşılmaz hâle gelir.

İşte kişi en çok burada yanılır. Kendi içinde sessizlik olduğunu zanneder. Oysa sessizlik değil duyulmayan bir ses vardır.

Bu fark, insanın yönünü belirler.

Günümüzde daha fazla bilgiye, daha fazla fikre, daha fazla yoruma maruz kalıyoruz fakat bütün bu yoğunluk içinde kendi içindeki ölçüyü kaybedenlerin sayısı artıyor.

İnsan dış dünyayı anlamaya çalışırken, iç dünyasının pusulasını ihmal ediyor. Bu yüzden kararlar çoğalıyor ama yön netleşmiyor.

Tarih boyunca yalnız kalan düşünürlerin, sürgünde yazan insanların, inzivaya çekilenlerin ortak bir tarafı vardır: Kendi içlerindeki sesi duymayı tercih etmişlerdir.

Bu tercih kolay değildir çünkü kişi kendiyle baş başa kaldığında, dış dünyadan daha zor bir alanla karşılaşır. Fakat orada elde edilen şey, dışarıda bulunabilecek hiçbir şeye benzemez: Yön.

Bugün insanın en büyük ihtiyacı belki de içindeki sesi yeniden fark edebilme becerisidir. Bu ses çoğu zaman yüksek değildir. Israrcı da değildir fakat insan ona kulak verdiğinde, bütün karmaşanın içinde sade bir hat çizer.

İnsan hayatı boyunca birçok şeyi bastırır. Korkularını, pişmanlıklarını, isteklerini… Ama en çok susturduğu şey, kendisini kaybetmemesi için var olan o iç sestir.

Kişi yönünü çoğu zaman yanlış kararlar yüzünden kaybetmez: içinden gelen uyarıları duymamayı öğrendiği an, yol yavaş yavaş belirsizleşir. Önce içinde bir şey susar sonra o sessizliğe alışır; zamanla da o sesi hiç duymamış gibi yaşamaya başlar.

İşte o an, dış dünyayla kurduğu bütün bağlar yerinde dursa bile, kendiyle kurduğu bağ kopmuştur…

Ve insan, en çok kendiyle konuşamadığında kaybolur.

Kendi sesinizi duyabilmeniz dileğiyle…

Bir Medeniyet Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

Toplumların en büyük krizleri çoğu zaman görünen değildir.

Savaşlar, ekonomik buhranlar ya da siyasi çalkantılar yalnızca yüzeydeki sarsıntılardır. Asıl kırılma, insanların dünyayı anlamlandırma biçimi değiştiğinde başlar.

Bir toplum kendisini nasıl gördüğünü, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü unuttuğunda, o toplumun yaşadığı dönüşüm artık bir değişim değil yabancılaşmadır.

Bu yabancılaşma çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsanlar yeni fikirlere, yeni kurumlara ve yeni alışkanlıklara yönelirken bunu ilerleme olarak görürler.

Değişim çoğu zaman heyecan verici bir imkân gibi görünür. Fakat zaman içinde şu soru ortaya çıkar: Bu değişim insanı kendi kökleriyle daha güçlü bir bağ kurmaya mı götürüyor, yoksa onu kendi tarihinden ve hafızasından uzaklaştırıyor mu?

İşte bir medeniyetin en hassas sınavı tam da burada başlar.

Tarih bu sorunun en çarpıcı örneklerinden birini 19. yüzyıl Osmanlı’sında gösterir. İmparatorluk askeri ve siyasi baskılar altında yeni bir düzen arayışına girmişti. Avrupa devletleri güçlenmiş, teknolojik ve idari dönüşümler hız kazanmıştı. Osmanlı aydınları bu değişimi dikkatle izliyor ve şu sorunun etrafında yoğun bir tartışma yürütüyordu: Batı’nın gücünün kaynağı nedir?

Bu soruya verilen cevaplar farklıydı.

Bazı düşünürler Avrupa’nın teknik ve idari kurumlarını örnek almanın yeterli olacağını düşünürken bazıları da meselenin yalnızca kurum meselesi olmadığını, daha derinde bir zihniyet dönüşümü gerektiğini savunuyordu. Tanzimat döneminin tartışmaları yalnızca reform tartışmaları değildi aslında bir medeniyet tartışmasıydı.

Bir toplum kendisini dönüştürmeye çalışırken şu soruyla yüzleşir: Başkasından öğrenmek ile başkasına benzemek arasındaki sınır nerede başlar?

Bu sınır çoğu zaman kolay çizilmez.

Medeniyetler tarihiyle ilgilenen birçok düşünür bu meselenin yalnızca Osmanlı’ya özgü olmadığını vurgular. Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişini incelerken toplumların karşılaştıkları meydan okumalar karşısında verdikleri cevapların belirleyici olduğunu söyler.

Bir toplum yeni şartlara yaratıcı bir cevap verebildiğinde güçlenir fakat bu cevap taklitten ibaret kaldığında özgün enerjisini kaybetmeye başlar.

Taklit, ilk bakışta kolay bir yol gibi görünür çünkü hazır bir modeli uygulamak, yeni bir model üretmekten çok daha zahmetsizdir. Fakat uzun vadede bu durum başka bir sorunu doğurur: Toplum kendi düşünme yeteneğini yavaş yavaş dışarıya devretmeye başlar… Bir süre sonra da sorunlarına kendi kavramlarıyla cevap veremez hâle gelir.

Sorunlarını başkalarının yaklaşımıyla, bakışıyla ve zihniyetiyle değerlendiren bir yapı; onları doğru biçimde algılayamaz, tanımlayamaz ve çözemez. Aksine meseleler zamanla daha karmaşık hâle gelir, çözüm üretme kabiliyeti zayıflar ve sorunlar adeta toplumsal bir çıkmaza dönüşür.

Şüphesiz ki bir medeniyetin gücü yalnızca şehirlerinin büyüklüğüyle ya da kurumlarının sayısıyla ölçülmez. Asıl güç, o medeniyetin insanlarının dünyayı nasıl yorumladığında saklıdır. Bir toplum kendi ritmini, tarihini, değerlerini ve düşünce geleneğini canlı tutabiliyorsa değişim onu zayıflatmaz aksine, değişim, o toplum için yeni bir üretim alanına dönüşür.

Fakat hafıza zayıfladığında değişim yönsüzleşir. İnsanlar yeni olanı öğrenir, fakat eski olanı anlamaz. Yeni kavramlar hayatın içine girer, fakat bu kavramlar yerel düşünce dünyasıyla bağ kuramaz. Bu durumda toplum iki ayrı dünyanın arasında kalır: geçmişin dili ile bugünün dili birbirini duyamaz hâle gelir. Yabancılaşma çoğu zaman bu sessiz kopuşla büyür.

Oysa tarih bizlere başka bir yolu da gösterir: Bir toplum kökleriyle güçlü bir ilişki kurabildiğinde, dış dünyadan gelen fikirleri yalnızca taklit etmez; onları yeniden yorumlar. Kendi kültürel zemini içinde yeni bir sentez üretir. Konuya bu hassasiyetle yaklaşanlar değişimin içinde yönlerini kaybetmezler.

Çünkü yön yalnızca bilgiyle bulunmaz. Yön, hafızayla bulunur.

Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın meşhur pergel metaforu son derece anlamlıdır.

Mevlânâ, insanın ve toplumların dünyayla kuracağı ilişkiyi bir pergele benzetir: Pergelin sabit ayağı kendi medeniyetine, kültürüne ve inanç dünyasına basar; hareketli ayağı ise dünyayı dolaşır. Sabit ayak kökleri temsil eder, hareketli ayak ise ufku… İşte bu denge kurulabildiğinde insan hem kendisi olarak kalır hem de dünyayı tanıyabilir.

Pergelin sabit ayağını kendi medeniyetinde ve kültüründe sağlam biçimde sabitleyen bir toplum, hareketli ayağıyla dünyayı dolaşabilir, farklı düşünceleri tanıyabilir, farklı medeniyetlerle temas kurabilir.

Kökleri olmayanlar ise bir okuma, derinlik üretemez. Köksüz bir düşünce yön bulamaz; benlikten ve kimlikten yoksun bir zihniyet ise yalnızca taklit üretir.

Bu yüzden gerçek entelektüel ve münevver; dünyayı dolaşabilen fakat merkezini kaybetmeyen kişidir. Kendi medeniyetine yabancılaşmadan dünyayı okuyabilen bir düşünce, ancak o zaman sahici bir üretim ortaya koyabilir.

Belki de bu yüzden bir medeniyetin en önemli meselesi ilerlemek değildir; kendisi olarak ilerleyebilmektir. Dünya değişir, fikirler dönüşür, teknolojiler gelişir… Bu değişim insanlık tarihinin doğal akışıdır. Asıl mesele değişim karşısında kimliğin ayakta kalıp kalamayacağıdır.

İnsan kültürel omurgasını koruyabildiğinde yeni fikirlere kapılarını güvenle açabilir. Fakat o omurga zayıfladığında her yeni fikir, kişiyi biraz daha yaralar, yönsüz bırakır.

Zamanla insanlar geçmişlerini yalnızca bir hatıra olarak görmeye başlar. Oysa geçmiş yalnızca hatırlanacak bir şey değildir. Geçmiş, bir toplumun geleceği nasıl kuracağını belirleyen en derin hafızadır.

Nihayetinde bir medeniyet, kendini hatırlayabildiği sürece güçlü ve ayakta kalır.

Büyük Yıkımlar Bir Anda Olmaz…

Bazı yıkımlar savaş meydanlarında başlamaz…Bir armağan gibi kapıdan içeri girer.

Tarihin en çarpıcı yanılgılarından biri, büyük yıkımların büyük gürültülerle başladığını sanmaktır.

İnsan zihni kırılma anlarını sever; savaşları, devrimleri, düşen şehirleri… Oysa tarih çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Büyük çöküşler ani patlamalarla değil, yavaş dönüşümlerle olgunlaşır. İnsanlar son sahneyi hatırlar ancak o sahneye gelinceye kadar yaşanan küçük değişimleri çoğu zaman fark etmez.

Bir toplum yıkılmadan önce uzun süre boyunca değişir ve bu değişim çoğu zaman insanların alışkanlıklarında başlar.

Antik dünyanın en bilinen anlatılarından biri olan Truva hikâyesi bu gerçeği sembolik biçimde anlatır.

Antik Yunan şairi Homeros’un İlyada destanında yer alan ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bu hikayeyi metaforik olarak ele alalım…

Akhalar 10 yıl boyunca Truva şehrini kuşatmış fakat kalın surları aşamamıştı. Şehir askeri bakımdan güçlüydü, savunması sağlamdı, kapıları kapalıydı.

Akhalar şehrin kapısına devasa bir tahta at bıraktı ve geri çekildi.

Truvalılar gördükleri bu atı bir zafer hatırası olarak kabul ederek şehrin en merkezi noktasına yerleştirdiler. Gece olduğunda ise atın içinde hazır bulunan askerler kapıları açtı ve şehir adeta içeriden ele geçirildi.

Truva’nın surları yıkılmamıştı, şehrin kapıları içeriden açılmıştı.

Bu hikâye yalnızca askeri bir hileyi anlatmaz. Toplumların yaşadığı dönüşümleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Büyük değişimler çoğu zaman saldırı olarak görünmez. Çoğu zaman bir armağan gibi gelir. Zararsız hatta cazip görünen yenilikler zamanla alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar zihniyeti dönüştürür, zihniyet değiştiğinde de toplum artık eski toplum değildir.

İbn Haldun devletlerin kaderini incelerken bu sürecin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Ona göre toplumlar güçlü bir dayanışma ruhuyla yükselir. Zor şartlar insanları birbirine yaklaştırır, ortak amaçlar etrafında birleştirir. Bu dayanışma toplumun karakterini ve de kaderini şekillendirir.

Zaman geçtikçe refah artar. Mücadele yerini rahatlığa bırakır. Yeni nesiller önceki kuşakların hangi fedakârlıklarla bir düzen kurduğunu bilmez hâle gelir. Hatır ve de hatırlama zayıflar, ‘alışkanlıklar(!)’ güçlenir, bireysellik ön plana çıkar. Kadim değerler adeta yok olur…

Toplumların iç direnci işte bu noktada incelmeye başlar.

Modern çağ bu süreci daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel iletişim ağları sayesinde fikirler, alışkanlıklar ve hayat tarzları dünyanın bir ucundan diğerine hızla taşınmaktadır. Bu hız yeni imkânlar üretir ama aynı zamanda zihniyet dönüşümlerini de görünmez hâle getirir. Bir nesil içinde dahi düşünme biçimleri değişebilir, değerler yeniden tanımlanabilir, toplumsal hafıza incelmeye başlayabilir.

Büyük dönüşümler çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez fakat her gün küçük bir adım atılır ve bu adımlar zamanla ‘yeni bir dünyanın’ kapısını açar.

Toplumları güçlü kılan şey yalnızca kurumları değildir. Asıl güç, o kurumların arkasındaki anlam dünyasından doğar. İnsanların neye değer verdiği, neyi korumaya çalıştığı ve hangi amaç(lar) etrafında birleştiği, bir medeniyetin asıl temelini oluşturur.

Bu temel sarsıldığında belki şehirler ayakta kalabilir, ekonomik hayat sürebilir, teknoloji gelişebilir ancak toplumun iç direnci zayıflar. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca maddi bir düzen değildir; ortak bir anlam dünyasıdır.

Anlam dünyası değiştiğinde medeniyet de değişir.

Truva miti bu yüzden hâlâ güçlü bir hatırlatmadır. Toplumlar genellikle tehlikeyi dışarıda arar. Oysa tarihin en büyük dönüşümleri çoğu zaman kapıdan içeri sessizce girer. Tıpkı bir armağan gibi! İnsanlar onu tanıdığında ve tanımladığında artık çok şey değişmiş olur.

Bir medeniyetin kaderini belirleyen soru çoğu zaman şudur: Toplum değişirken kendi anlam dünyasını koruyabilecek mi?

Tarih bu soruya tek bir cevap vermez fakat şunu açıkça gösterir:

En büyük yıkımlar, insanların onları fark etmediği zamanlarda ortaya çıkar.

Hırs ile Gayret Arasında: Yoldan Çıkmadan Yürümek

Haresenin ne demek olduğunu bilir misiniz?

Develer çöl dikeni yerken damakları kanar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölebilir.

Aldıkları tat, yedikleri dikenden değil; akan kendi kanlarından gelir fakat bunu ayırt edemezler.

Lezzeti dikenin verdiğini zannederler. Bu yanılgıyla yemeye devam ederler. Canlarının yandığını fark etmeden, acıdan haz çıkararak…

Arapça’da bu hâle “ha-re-se” denir.

Hırs, muhteris ve ihtiras gibi kelimeler buradan türemiştir. Yani insanın, kendisine zarar veren bir şeyden haz aldığını sanması… ‘Canını yakanı ilerleme’, ‘acıyı başarı zannetmesi.’

Bu hikâye, hırsın en tehlikeli yanını anlatır:

İnsanı yakması değil, yaktığını fark ettirmemesidir.

Hırs çoğu zaman insana güç verir gibi görünür. İleri ittiğini, hızlandırdığını, büyüttüğünü hissettirir. İşin kör noktası tam da buradadır: İnsan, canının yanmasını başarı sanmaya başlar.

Bir noktadan sonra ‘hedef’ geri plana düşer. Durmamak kutsallaşır… Vazgeçmemek erdem, yorulmak fedakârlık, tükenmek adanmışlık gibi görünür.

Bu hayatın her alanında mevcuttur: İşte, evde, bir ilişkide, bir hedefte…

Oysa her acı kıymetli değildir. Her yorgunluk ‘anlam üretmez’.

Eskiler bu yüzden hırstan çekinirdi. Bu çekinceyi basit ama derin bir cümleyle anlatırlardı:

“Yolda kalmak, yoldan çıkmaktan hayırlıdır.”

Bu söz, acele eden için ağır gelir.

Çünkü modern akıl hep varmayı över ancak bu toprakların kadim öğretileri, ‘istikameti’ merkeze alır.

Yolda kalmak; yorulmak, beklemek, eksik hissetmek olabilir fakat yoldan çıkmak, ne pahasına yürüdüğünü unutmak demektir.

Eskilerin korkusu başarısızlık değildi. “İstikametsiz başarıydı.

İşte tam bu noktada ‘gayret’ devreye girer.

Gayret, hırsın karşıtı değildir sadece; onun terbiyesidir. Gayret, insanı yakmaz; yoğurur: Aceleden değil emekten beslenir. ‘Yolu’ önemser.

Gayretli insan yürür ama kendini, değerlerini, benliğini koruyarak yürür. Hırs ise insanı ikna eder: “Biraz daha dayan, görmezden gel, katlan; buna değer.”

Tarih bunun binlerce örneğiyle dolu… Nice insan ihtiras yüzünden kaybetti, daha fazlasını isterken elindekini yaktı… Zafer sarhoşluğu ölçüyü yok ettiğinde, güç sahibini taşıyamaz oldu.

Bazıları da vardı ki; gayretle yola çıktı, azimle yürüdü. Acele etmedi, sabırla olgunlaştı… İşte onları ayakta tutan şey hırs değil, istikametti.

Kabul etmeliyiz ki günümüzde bu ayrım daha da bulanık. Modern dönem insanı hep daha fazlasını isterken ‘kendi kanından tat almaya başlar’ ve bunu başarı zanneder… Yorgunluğu güç, tükenmişliği adanmışlık, acı çekmeyi ilerleme sanır.

Oysa her acı bir ‘yol’ değildir. Her yol da hayır getirmez.

Bu yüzden mesele yalnızca istekli olmak değildir. Mesele neyi, ne pahasına istediğini fark etmeden istemektir.

İnsan gayretli olabilir. Olmalıdır da… Girişimcilik, deneme arzusu, azim, çaba, hedef… Bunlar hayatın önemli dönüm noktalarıdır ancak hırs bu duyguların başına geçtiğinde, insanı kendi kanını içmeye ikna eder. İnsan, acıdan aldığı tadı ‘hedef’ sandığı sürece kendini tükettiğini fark etmez.

Gayret insanı büyütür, azim insanı taşır ama hırs, istikamet yoksa insanı yoldan çıkarır.

Eskilerin dediği gibi: Yolda kalmak zor olabilir ama insana asıl kaybettiren ‘yoldan çıkmaktır’.

Kalın sağlıcakla…