İstanbul’u Okumak…

Bazı şehirleri görmek yeterlidir; bazı şehirleri tanımak içinse yürümek gerekir…

İstanbul ikinci türdendir.

Onu vapurdan seyredebilir, Boğaz’ın kıyısında oturabilir, büyük camilerinin kubbelerine bakabilirsiniz fakat İstanbul’un kendisini gerçekten açması için biraz yorulmayı göze almak gerekir… Yokuşlarını çıkmak, ara sokaklarına girmek, bir çeşmenin başında durmak, eski bir kitabeyi çözmeye çalışmak, herkesin önünden geçtiği bir yapının neden orada olduğunu merak etmek gerekir.

Benim İstanbul’la ilişkim de böyle başladı.

Lise yıllarında yakın bir arkadaşımla neredeyse her hafta Tarihî Yarımada’ya giderdik. Sultanahmet, Ayasofya, Gülhane, Süleymaniye, Kapalıçarşı, surlar, eski mahalleler, dar sokaklar…

Aynı yerleri defalarca yürürdük. Garip olansa bundan hiç sıkılmamamızdı. Bir önceki hafta gördüğümüz bir yapının karşısında ertesi hafta yeniden durabiliyor, daha önce geçtiğimiz bir sokağa yeniden girebiliyor, sanki  oraya ilk defa gelmiş gibi heyecanlanıyorduk.

O yaşlarda bunun adını koyamıyordum. Bugün geriye baktığımda anlıyorum:

Biz İstanbul’u gezmiyorduk. İstanbul bize ‘bakmayı’ öğretiyordu.

Çünkü bir şehri sevmekle ona gerçek anlamda bakmayı öğrenmek arasında büyük bir fark vardır.

İlk zamanlar Süleymaniye’ye bakar ve güzel bir cami görürsünüz. Sonra Mimar Sinan’ı öğrenirsiniz. Kanûnî’yi, külliyeyi, vakıfları, medreseleri, imareti, hazireyi tanımaya başlarsınız. Caminin neden tam oraya yapıldığını, İstanbul’un siluetinde neden böylesine güçlü durduğunu düşünürsünüz.

Bir süre sonra gözünüz başka şeyleri de seçmeye başlar. Bir çeşmenin kitabesi dikkatinizi çeker. Bir haziredeki mezar taşının önünde durursunuz. Sokak arasında unutulmuş küçük bir mescidin hikâyesini merak edersiniz. Bir yapının banisi sizi başka bir vakfa, o vakıf başka bir sokağa, o sokak başka bir hikâyeye götürür. 

İstanbul’un sonu bu yüzden gelmez.

Her cevap, şehirde yeni bir kapı açar.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de İstanbul’u anlatırken sürekli zamanın peşinden gitmesi boşuna değildir. Onun İstanbul’u, binalardan ve sokaklardan önce hatıraların, kayıpların ve devam eden hayatın birbirine karıştığı büyük bir zaman duygusudur.

İstanbul’da geçmiş bazen büyük bir abide olarak çıkar karşınıza, bazen de küçücük bir ayrıntıya saklanır: Bir caminin avlusuna, bir çeşmenin mermerine, birkaç satırlık mezar taşı kitabesine, bir mahallenin adına…

Yüzyıllar önce yaşamış bir insanın bıraktığı küçücük bir iz, kalabalığın ortasında hâlâ sizi bekliyor olabilir.

Belki İstanbul’u tarih meraklısı için benzersiz kılan da budur: Tarih burada yalnızca okunmaz; teneffüs edilir.

Fakat yıllar geçtikçe insan İstanbul’un yalnızca tarihini bilmenin yetmediğini fark ediyor. Bazı şehirlerin anlaşılması için bilgi kadar hatıra da gerekir.

Benim için Süleymaniye bunun en güzel örneklerinden biridir: Yalnızca Sinan’ın eseri değildir zihnimde. Orada geçirilen akşamüstleri de vardır mesela…

Uzun bir yürüyüşün ardından oturup bir bardak çay söylersiniz. Gün yavaş yavaş çekilir, İstanbul’un rengi değişmeye başlar. Şehrin gündüz telaşının üzerine akşam iner.

Ve karşıda Üsküdar…

Güneş alçaldıkça ışık Boğaz’ın öte yakasına vurur. Önce birkaç pencere parlar; sonra Üsküdar kıyılarındaki camlar sarıdan turuncuya, turuncudan koyu bir kızıla döner. Güneş sanki batmadan önce son ışığını karşı kıyının pencerelerine bırakır.

Bir süre sonra Üsküdar’ın camlarında küçük küçük ateşler yanmaya başlar.

İşte o manzarayı seyrederken Necip Fazıl’ın bir dizesi bütün görüntüyü anlatmaya yeter:

“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,”

Bazı şiirleri okuruz. Bazılarını ise yıllar sonra bir manzaranın içinde yaşarız.

“Yangın” kelimesinin o şiirde neden kullanıldığını Süleymaniye’den Üsküdar’a bakarken anlarsınız. Yüzlerce pencere günün son kızıllığını aynı anda yansıtınca karşı kıyı gerçekten yanıyormuş gibi görünür.

Şairin yaptığı belki de budur: Bizim defalarca bakıp adını koyamadığımız şeyi görür ve ona bir kelime verir. O kelimeden sonra manzara da değişir: Artık Üsküdar’a baktığınızda o yangını da görürsünüz.

İstanbul’un edebiyatla kurduğu ilişki burada başlar. Şairler şehre yeni bir manzara eklemez; şehirde zaten var olan fakat bizim göremediğimiz şeyi görünür kılar.

Süleymaniye’den Gülhane’ye doğru yürüdüğünüzde bunun başka bir hâli çıkar karşınıza.

Gülhane’ye girince şehrin sesi değişir. Birkaç dakika önce Sultanahmet’in kalabalığındayken şimdi ağaçların arasındasınızdır. Yaprakların arasından ışık süzülür, Topkapı Sarayı’nın duvarları yanınızda uzanır.

Ve zihninizde bir dize belirir:

“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda…”

Nâzım Hikmet’in birkaç kelimesi insanın başını kaldırmasına yeter. Ağaçlara bakarsınız…

Dalların birbirine karışmasını, yaprakların arasından görünen gökyüzünü, aşağıdan gelip geçen insanları fark edersiniz.

Tanpınar İstanbul’un zamanını fark ettirir. Necip Fazıl Üsküdar’ın akşam güneşini yangına dönüştürür. Nâzım, Gülhane’nin kalabalığı içinden bir ceviz ağacını çekip hafızamıza yerleştirir.

Böylece İstanbul yalnızca taşla kurulmuş bir şehir olmaktan çıkar; kelimeler de onun mimarisine katılır.

İstanbul’u yıllarca yürüyen biri sonunda büyük eserlerin gölgesinde kalan başka bir şehri de keşfeder. Elbette Süleymaniye’nin kubbesi insanı etkiler, Sultanahmet’in avlusuna girdiğinizde başka bir ölçeğe geçersiniz, Topkapı Sarayı’nın kapılarından geçerken asırlar boyunca bir imparatorluğun kararlarının verildiği mekânda bulunduğunuzu hissedersiniz, Kapalıçarşı’nın sokaklarında ticaretin yüzyıllara yayılan uğultusu hâlâ devam eder…

Ama İstanbul bazen küçücük şeylerde saklanır.

Duvara iliştirilmiş bir kuş evinde, sokağın köşesindeki çeşmede, bir hazirenin demir parmaklıklarının ardındaki mezar taşında, eski bir sebilin mermerinde, kimsenin artık başını kaldırıp okumadığı bir kitabede…

Tarih merakı biraz da kalabalığın bakmadığı yere bakmayı öğretir.

Çünkü geçmiş yalnızca padişahların, savaşların, fetihlerin ve büyük mimarların hikâyesi değildir. İsmini bugün bilmediğimiz insanların hayatları da şehri kurmuş ve yaşatmıştır.

Birisi çeşme yaptırmıştır. Bir başkası dükkânını vakfetmiştir. Biri mektep kurmuş, biri sebil yaptırmış, biri yol açtırmıştır.

İnsanlar gitmiş; çeşmeler, mezar taşları, mahalle adları, vakıflar ve hikâyeler kalmıştır. İstanbul biraz da budur:

Birbirinin üzerine bırakılmış milyonlarca insan izi.

Bu yüzden bir şehri korumak, yalnızca eski binaları ayakta tutmakla tamamlanmaz.

Çünkü şehirleri öldüren her zaman yıkım değildir: Bazen hatırlayamamaktır.

Bir çeşme yerinde durabilir; fakat kim tarafından, neden yaptırıldığını, bir zamanlar o mahallede ne ifade ettiğini artık kimse bilmiyorsa hafızasının bir kısmı kaybolmuştur. Bir mezar taşı korunabilir; fakat üzerindeki yazı artık hiçbir hikâyeye açılmıyorsa taş ayaktadır, bağ zayıflamıştır.

Şehir hafızası, taşı korumak kadar taşın anlattığını da koruyabilmektir.

İstanbul geçmişi insana gösterir, sonra birazını saklar. Belki bizi tekrar tekrar aynı sokaklara çağırmasının sebebi budur. Her dönüşümüzde eksik kalan bir şeyi tamamlayacağımızı düşünürüz. Oysa yıllar sonra aynı yerlere döndüğümüzde başka bir gerçekle karşılaşırız:

Değişen yalnızca şehir değildir. Biz de değişmişizdir.

On altı yaşında baktığım Süleymaniye ile bugün baktığım Süleymaniye aynı yapı. Gülhane’nin ağaçları yine gökyüzüne uzanıyor. Üsküdar yine camlarında akşam güneşini karşılıyor.

Fakat ben artık o lise öğrencisi değilim.

Taş aynı taş. Değişen bizim bakışımız.

İstanbul’un tükenmemesinin sırrı belki de burada: Her yaşımız başka bir İstanbul görür.

Bugün geçmişe baktığımda, lise yıllarında arkadaşımla Tarihî Yarımada’yı neden o kadar çok yürüdüğümüzü daha iyi anlıyorum. Biz tarih öğrenmek istiyorduk. Fakat farkında olmadan kendi hatıralarımızı da tarihin arasına bırakıyorduk.

Sultanahmet artık yalnızca tarihî bir meydan değildi; gençliğimizden bir gündü. Gülhane defalarca yürüdüğümüz bir yoldu. Süleymaniye, Sinan’ın şaheserinin yanında önümüzde bir bardak demli çay, karşımızda akşam güneşiyle kızaran Üsküdar’dı.

Şehrin büyük hafızasının içine bizim küçücük hafızamız da karışmıştı.

Belki insanın bir şehre gerçekten bağlanması böyle başlıyor: Bir sokağın köşesinde geçmişin yanında kendi eski hâlini de görmeye başladığında…

Belki İstanbul tutkunu olmak da budur: Bir şehri bitirememek. Aynı sokağa yeniden dönmek, aynı kubbeye yeniden bakmak, aynı manzarayı bir kez daha görmek istemek…

Çünkü bazı şehirler gezildikçe tükenir.

İstanbul ise her attığın adımda çoğalır…

Bir Medeniyet Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

Toplumların en büyük krizleri çoğu zaman görünen değildir.

Savaşlar, ekonomik buhranlar ya da siyasi çalkantılar yalnızca yüzeydeki sarsıntılardır. Asıl kırılma, insanların dünyayı anlamlandırma biçimi değiştiğinde başlar.

Bir toplum kendisini nasıl gördüğünü, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü unuttuğunda, o toplumun yaşadığı dönüşüm artık bir değişim değil yabancılaşmadır.

Bu yabancılaşma çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsanlar yeni fikirlere, yeni kurumlara ve yeni alışkanlıklara yönelirken bunu ilerleme olarak görürler.

Değişim çoğu zaman heyecan verici bir imkân gibi görünür. Fakat zaman içinde şu soru ortaya çıkar: Bu değişim insanı kendi kökleriyle daha güçlü bir bağ kurmaya mı götürüyor, yoksa onu kendi tarihinden ve hafızasından uzaklaştırıyor mu?

İşte bir medeniyetin en hassas sınavı tam da burada başlar.

Tarih bu sorunun en çarpıcı örneklerinden birini 19. yüzyıl Osmanlı’sında gösterir. İmparatorluk askeri ve siyasi baskılar altında yeni bir düzen arayışına girmişti. Avrupa devletleri güçlenmiş, teknolojik ve idari dönüşümler hız kazanmıştı. Osmanlı aydınları bu değişimi dikkatle izliyor ve şu sorunun etrafında yoğun bir tartışma yürütüyordu: Batı’nın gücünün kaynağı nedir?

Bu soruya verilen cevaplar farklıydı.

Bazı düşünürler Avrupa’nın teknik ve idari kurumlarını örnek almanın yeterli olacağını düşünürken bazıları da meselenin yalnızca kurum meselesi olmadığını, daha derinde bir zihniyet dönüşümü gerektiğini savunuyordu. Tanzimat döneminin tartışmaları yalnızca reform tartışmaları değildi aslında bir medeniyet tartışmasıydı.

Bir toplum kendisini dönüştürmeye çalışırken şu soruyla yüzleşir: Başkasından öğrenmek ile başkasına benzemek arasındaki sınır nerede başlar?

Bu sınır çoğu zaman kolay çizilmez.

Medeniyetler tarihiyle ilgilenen birçok düşünür bu meselenin yalnızca Osmanlı’ya özgü olmadığını vurgular. Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişini incelerken toplumların karşılaştıkları meydan okumalar karşısında verdikleri cevapların belirleyici olduğunu söyler.

Bir toplum yeni şartlara yaratıcı bir cevap verebildiğinde güçlenir fakat bu cevap taklitten ibaret kaldığında özgün enerjisini kaybetmeye başlar.

Taklit, ilk bakışta kolay bir yol gibi görünür çünkü hazır bir modeli uygulamak, yeni bir model üretmekten çok daha zahmetsizdir. Fakat uzun vadede bu durum başka bir sorunu doğurur: Toplum kendi düşünme yeteneğini yavaş yavaş dışarıya devretmeye başlar… Bir süre sonra da sorunlarına kendi kavramlarıyla cevap veremez hâle gelir.

Sorunlarını başkalarının yaklaşımıyla, bakışıyla ve zihniyetiyle değerlendiren bir yapı; onları doğru biçimde algılayamaz, tanımlayamaz ve çözemez. Aksine meseleler zamanla daha karmaşık hâle gelir, çözüm üretme kabiliyeti zayıflar ve sorunlar adeta toplumsal bir çıkmaza dönüşür.

Şüphesiz ki bir medeniyetin gücü yalnızca şehirlerinin büyüklüğüyle ya da kurumlarının sayısıyla ölçülmez. Asıl güç, o medeniyetin insanlarının dünyayı nasıl yorumladığında saklıdır. Bir toplum kendi ritmini, tarihini, değerlerini ve düşünce geleneğini canlı tutabiliyorsa değişim onu zayıflatmaz aksine, değişim, o toplum için yeni bir üretim alanına dönüşür.

Fakat hafıza zayıfladığında değişim yönsüzleşir. İnsanlar yeni olanı öğrenir, fakat eski olanı anlamaz. Yeni kavramlar hayatın içine girer, fakat bu kavramlar yerel düşünce dünyasıyla bağ kuramaz. Bu durumda toplum iki ayrı dünyanın arasında kalır: geçmişin dili ile bugünün dili birbirini duyamaz hâle gelir. Yabancılaşma çoğu zaman bu sessiz kopuşla büyür.

Oysa tarih bizlere başka bir yolu da gösterir: Bir toplum kökleriyle güçlü bir ilişki kurabildiğinde, dış dünyadan gelen fikirleri yalnızca taklit etmez; onları yeniden yorumlar. Kendi kültürel zemini içinde yeni bir sentez üretir. Konuya bu hassasiyetle yaklaşanlar değişimin içinde yönlerini kaybetmezler.

Çünkü yön yalnızca bilgiyle bulunmaz. Yön, hafızayla bulunur.

Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın meşhur pergel metaforu son derece anlamlıdır.

Mevlânâ, insanın ve toplumların dünyayla kuracağı ilişkiyi bir pergele benzetir: Pergelin sabit ayağı kendi medeniyetine, kültürüne ve inanç dünyasına basar; hareketli ayağı ise dünyayı dolaşır. Sabit ayak kökleri temsil eder, hareketli ayak ise ufku… İşte bu denge kurulabildiğinde insan hem kendisi olarak kalır hem de dünyayı tanıyabilir.

Pergelin sabit ayağını kendi medeniyetinde ve kültüründe sağlam biçimde sabitleyen bir toplum, hareketli ayağıyla dünyayı dolaşabilir, farklı düşünceleri tanıyabilir, farklı medeniyetlerle temas kurabilir.

Kökleri olmayanlar ise bir okuma, derinlik üretemez. Köksüz bir düşünce yön bulamaz; benlikten ve kimlikten yoksun bir zihniyet ise yalnızca taklit üretir.

Bu yüzden gerçek entelektüel ve münevver; dünyayı dolaşabilen fakat merkezini kaybetmeyen kişidir. Kendi medeniyetine yabancılaşmadan dünyayı okuyabilen bir düşünce, ancak o zaman sahici bir üretim ortaya koyabilir.

Belki de bu yüzden bir medeniyetin en önemli meselesi ilerlemek değildir; kendisi olarak ilerleyebilmektir. Dünya değişir, fikirler dönüşür, teknolojiler gelişir… Bu değişim insanlık tarihinin doğal akışıdır. Asıl mesele değişim karşısında kimliğin ayakta kalıp kalamayacağıdır.

İnsan kültürel omurgasını koruyabildiğinde yeni fikirlere kapılarını güvenle açabilir. Fakat o omurga zayıfladığında her yeni fikir, kişiyi biraz daha yaralar, yönsüz bırakır.

Zamanla insanlar geçmişlerini yalnızca bir hatıra olarak görmeye başlar. Oysa geçmiş yalnızca hatırlanacak bir şey değildir. Geçmiş, bir toplumun geleceği nasıl kuracağını belirleyen en derin hafızadır.

Nihayetinde bir medeniyet, kendini hatırlayabildiği sürece güçlü ve ayakta kalır.

Büyük Yıkımlar Bir Anda Olmaz…

Bazı yıkımlar savaş meydanlarında başlamaz…Bir armağan gibi kapıdan içeri girer.

Tarihin en çarpıcı yanılgılarından biri, büyük yıkımların büyük gürültülerle başladığını sanmaktır.

İnsan zihni kırılma anlarını sever; savaşları, devrimleri, düşen şehirleri… Oysa tarih çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Büyük çöküşler ani patlamalarla değil, yavaş dönüşümlerle olgunlaşır. İnsanlar son sahneyi hatırlar ancak o sahneye gelinceye kadar yaşanan küçük değişimleri çoğu zaman fark etmez.

Bir toplum yıkılmadan önce uzun süre boyunca değişir ve bu değişim çoğu zaman insanların alışkanlıklarında başlar.

Antik dünyanın en bilinen anlatılarından biri olan Truva hikâyesi bu gerçeği sembolik biçimde anlatır.

Antik Yunan şairi Homeros’un İlyada destanında yer alan ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bu hikayeyi metaforik olarak ele alalım…

Akhalar 10 yıl boyunca Truva şehrini kuşatmış fakat kalın surları aşamamıştı. Şehir askeri bakımdan güçlüydü, savunması sağlamdı, kapıları kapalıydı.

Akhalar şehrin kapısına devasa bir tahta at bıraktı ve geri çekildi.

Truvalılar gördükleri bu atı bir zafer hatırası olarak kabul ederek şehrin en merkezi noktasına yerleştirdiler. Gece olduğunda ise atın içinde hazır bulunan askerler kapıları açtı ve şehir adeta içeriden ele geçirildi.

Truva’nın surları yıkılmamıştı, şehrin kapıları içeriden açılmıştı.

Bu hikâye yalnızca askeri bir hileyi anlatmaz. Toplumların yaşadığı dönüşümleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Büyük değişimler çoğu zaman saldırı olarak görünmez. Çoğu zaman bir armağan gibi gelir. Zararsız hatta cazip görünen yenilikler zamanla alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar zihniyeti dönüştürür, zihniyet değiştiğinde de toplum artık eski toplum değildir.

İbn Haldun devletlerin kaderini incelerken bu sürecin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Ona göre toplumlar güçlü bir dayanışma ruhuyla yükselir. Zor şartlar insanları birbirine yaklaştırır, ortak amaçlar etrafında birleştirir. Bu dayanışma toplumun karakterini ve de kaderini şekillendirir.

Zaman geçtikçe refah artar. Mücadele yerini rahatlığa bırakır. Yeni nesiller önceki kuşakların hangi fedakârlıklarla bir düzen kurduğunu bilmez hâle gelir. Hatır ve de hatırlama zayıflar, ‘alışkanlıklar(!)’ güçlenir, bireysellik ön plana çıkar. Kadim değerler adeta yok olur…

Toplumların iç direnci işte bu noktada incelmeye başlar.

Modern çağ bu süreci daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel iletişim ağları sayesinde fikirler, alışkanlıklar ve hayat tarzları dünyanın bir ucundan diğerine hızla taşınmaktadır. Bu hız yeni imkânlar üretir ama aynı zamanda zihniyet dönüşümlerini de görünmez hâle getirir. Bir nesil içinde dahi düşünme biçimleri değişebilir, değerler yeniden tanımlanabilir, toplumsal hafıza incelmeye başlayabilir.

Büyük dönüşümler çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez fakat her gün küçük bir adım atılır ve bu adımlar zamanla ‘yeni bir dünyanın’ kapısını açar.

Toplumları güçlü kılan şey yalnızca kurumları değildir. Asıl güç, o kurumların arkasındaki anlam dünyasından doğar. İnsanların neye değer verdiği, neyi korumaya çalıştığı ve hangi amaç(lar) etrafında birleştiği, bir medeniyetin asıl temelini oluşturur.

Bu temel sarsıldığında belki şehirler ayakta kalabilir, ekonomik hayat sürebilir, teknoloji gelişebilir ancak toplumun iç direnci zayıflar. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca maddi bir düzen değildir; ortak bir anlam dünyasıdır.

Anlam dünyası değiştiğinde medeniyet de değişir.

Truva miti bu yüzden hâlâ güçlü bir hatırlatmadır. Toplumlar genellikle tehlikeyi dışarıda arar. Oysa tarihin en büyük dönüşümleri çoğu zaman kapıdan içeri sessizce girer. Tıpkı bir armağan gibi! İnsanlar onu tanıdığında ve tanımladığında artık çok şey değişmiş olur.

Bir medeniyetin kaderini belirleyen soru çoğu zaman şudur: Toplum değişirken kendi anlam dünyasını koruyabilecek mi?

Tarih bu soruya tek bir cevap vermez fakat şunu açıkça gösterir:

En büyük yıkımlar, insanların onları fark etmediği zamanlarda ortaya çıkar.

Çin Notları 1- Siyasi Yapı

Geçtiğimiz ay sonunda gittiğim Çin Seyahati ile ilgili notlarımı toparladım. Malum her an gidilebilen bir destinasyon değil, bu yüzden detaylıca anlatacağım. Ben de işim dolayısı ile orada bulundum, gözlemlerimi not ettim boş zamanlarımda. Hep batı yaşam tarzını ele alan bizler için bu doğu ülkesi gerçekten farklı, gizemli ve yer yer ürkütücü… Tüm notları hafta içerisinde peyderpey paylaşmaya çalışacağım. Öncelikli olarak Çin’i tanımak için şuan ki siyasi durumlarını ele almak gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden yazımın ilk bölümünü Dışişleri Bakanlığımızın “Çin’in Siyasi Yapısı” ile ilgili bilgi notuyla açıyorum:

1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) siyasi yapısı tek parti yönetimine dayanmaktadır. Çin Komünist Partisi (ÇKP) ülkenin tek siyasi hakimidir. Parti devletle bütünleşmiş olup, devlet politikası Parti vasıtasıyla uygulanmaktadır. ÇKP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda Devlet Başkanı’dır. 

Devlet yönetiminin en yetkili organı ÇKP Merkez Komitesi’ne bağlı olan Politbüro Daimi Komitesi’dir. Daimi Komite, Hükümetin de üzerinde bir kurum olup, ülkeyi ilgilendiren önemli konularda son söz sahibidir. Yedi üyeden oluşan Daimi Komite’nin başkanı Devlet Başkanı Xi Jinping’dir. Başbakan da üyeleri arasındadır. Tüm üyeleri devlet lideri olarak kabul edilmektedir. 

Hükümet işlerini Devlet Konseyi takip etmektedir. Devlet Konseyi 28 üyeden oluşmakta ve başında Başbakan Li Keqiang bulunmaktadır. Devlet Konseyi, idari mevzuata ilişkin yasama işlemlerini gerçekleştirmeye yetkilidir. Ekonomiyi ve diplomatik ilişkileri yönetir ve toplumsal konuları ele alır. Başbakan, Devlet Başkanı tarafından atanır ve görevinden alınır.

Çin’de meclisin görevi daha çok temsilidir. Ulusal Halk Kongresi (UHK) adı verilen meclisin üyeleri halk tarafından değil ÇKP tarafından belirlenmektedir. Üyelerin seçiminde geniş tabanlı temsiliyet gözetilmektedir. UHK yılda bir kez Mart ayında toplanmakta; Hükümet programını ve ihtiyaca göre hazırlanan yeni yasaları onaylamaktadır.