Bir Şehrin Görünmeyen Harcı

Osmanlı şehirlerine yalnızca mimari eserler üzerinden bakmak, sadece görüneni görmekle yetinmektir çünkü o şehirlerde taş, çoğu zaman kendisinden daha büyük bir fikrin taşıyıcısıydı. Bir caminin avlusunda, bir çeşmenin kitabesinde, sokağın köşesindeki sadaka taşında yahut saçak altındaki küçücük bir kuş evinde aynı medeniyet tasavvurunun izleri bulunurdu. Şehir; insanın barındığı, alışveriş yaptığı, gelip geçtiği bir mekândan ibaret görülmez; insanın ahlakını, gündelik hayatını ve birbirine karşı sorumluluğunu biçimlendiren canlı bir yapı olarak düşünülürdü.

Bu sebeple Osmanlı mimarisini anlamak için yalnızca kubbelere, kemerlere ve minarelere bakmak yetmez: Asıl dikkat edilmesi gereken, bütün bunların ardındaki zihniyettir.

Mesela kuş evleri…

Camilerin, hanların, medreselerin ve konakların cephelerine yapılan küçücük yuvalar, mimarinin yalnız insana hizmet etmediğini gösteren zarif ayrıntılardı. İnsan için devasa yapılar inşa edilirken kuşların da barınabileceği birkaç karışlık yer unutulmuyordu. Taşın içinde merhamete yer açılmıştı. Belki de bu yüzden kuş evleri, Osmanlı estetiğinin en küçük fakat en anlamlı yapıları arasında sayılabilir. Bir medeniyetin büyüklüğü bazen yaptığı büyük eserlerden çok, küçücük bir canlı için ayırdığı yerde saklıdır.

Sadaka taşları ise başka bir inceliğin ifadesiydi. İhtiyaç sahibi olan kişi, taşın üzerindeki paradan ihtiyacı kadarını alır; veren kimse kimin aldığını, alan da kimin verdiğini bilmezdi. Taşların yüksek yapılmasının hikmeti de bu mahremiyet anlayışıyla ilişkilendirilir. Yardım vardı fakat teşhir yoktu. Veren için gösterişe, alan için mahcubiyete yer bırakılmıyordu. Hayır, iki insan arasındaki bir üstünlük ilişkisine dönüşmeden gerçekleşiyordu.

Bu anlayışın kurumsal karşılığı ise vakıflardı.

Osmanlı şehri büyük ölçüde vakıf medeniyetinin eseriydi. Camilerden medreselere, imaretlerden hastanelere, çeşmelerden köprülere kadar pek çok yapı vakıflar eliyle kuruluyor ve yaşatılıyordu. Üstelik vakıflar yalnızca bina yapmıyor; yolcuyu, öğrenciyi, yoksulu, hastayı, yetimi, borçluyu ve kimi zaman hayvanları dahi koruyan sosyal mekanizmalar meydana getiriyordu. Bir insan servetinin bir bölümünü vakfettiğinde, şahsi mülkiyetini kendi ömrünün sınırlarından çıkarıp toplumun geleceğine emanet etmiş oluyordu.

Pertevniyal Valide Sultan’ın Aksaray’da yaptırdığı Valide Camii’nin temelinde görülen incelik de bu düşüncenin çarpıcı örneklerinden biridir. Kasım 1869’da büyük bir merasimle atılan temel sırasında, geleneğe uygun biçimde yapının ileride karşılaşabileceği onarım ve ihtiyaçlarda kullanılmak üzere temele, o günün hesabıyla yaklaşık 3 bin 225 Osmanlı lirası değerinde altın ve gümüş bırakılmıştı. Böyle bir meblağın henüz yapı yükselmeden onun geleceği için ayrılması başlı başına bir medeniyet göstergesidir. Cami, mektep ve muvakkithanesiyle birkaç yıl içinde tamamlanan külliyenin yalnız o gün yaşayanlara hizmet etmesi düşünülmemiş; henüz dünyaya gelmemiş nesillerin karşılaşabileceği ihtiyaçlar bile temeli atılırken hesaba katılmıştı.

Taşın altına altın ve gümüş bırakmak, aslında geleceğe karşı sorumluluğu da o yapının temeline yerleştirmekti.

Osmanlı mimarisindeki sembolik ayrıntılar da aynı düşünce dünyasının izlerini taşır. Sultanahmet Camii’nin avlu giriş kapılarına asılan zincir bunun en bilinen örneklerindendir. Bu zincir vesilesiyle padişah 1. Ahmet cami avlusuna at üzerinde girerken başını eğmek zorunda kalırdı. Böylece hükümdar dahi mabedin eşiğinde iktidarını geride bırakıp tevazu ile içeri girerdi. İster mimari bir tedbir ister sembolik bir gelenek olarak ele alınsın, zincire yüklenen anlam son derece güçlüdür: Makam ne kadar yüksek olursa olsun, insanın başını eğmesi gereken bir yer vardır.

Şehir anlayışı yalnızca görünen güzelliğe de indirgenmemişti. Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen şu söz, bu bakışın özünü anlatır:

“Bir şehirde en önemli üç şey kanalizasyon, hamam ve kütüphanedir. Çünkü kanalizasyon şehrin kirini, hamam bedenin kirini, kütüphaneler de ruhun kirini temizler.”

Sözün tarihî aidiyeti ayrıca tartışılabilir; fakat taşıdığı fikir Osmanlı şehir tasavvuruyla dikkat çekici ölçüde örtüşür. İyi şehir yalnız güzel görünen şehir değildir. Temiz suyu, kanalizasyonu, hamamı, kütüphanesi, imareti, çarşısı ve ibadethanesiyle insanın bedenini, zihnini ve sosyal hayatını birlikte gözeten bir düzendir.

Burada mimari ile ahlak birbirinden ayrılmaz.

Çeşme yaptırmak susayanı düşünmektir. İmaret kurmak aç olanı hesaba katmaktır. Kervansaray inşa etmek yolda kalanı gözetmektir. Kuş evi yapmak insan dışındaki canlıların da şehir üzerinde hakkı olduğunu kabul etmektir. Sadaka taşı koymak fakirin onurunu korumaktır. Bir yapının temeline ilerideki onarımlar için altın ve gümüş bırakmak ise henüz doğmamış insanların hakkını bugünden düşünmektir.

Bütün bunlar yan yana getirildiğinde Osmanlı şehrinin temelinde yalnızca taş ve harç bulunmadığı görülür. Şehrin görünmeyen harcı; merhamet, mahremiyet, tevazu, süreklilik ve sorumluluktu.

Belki de bugün eski şehirleri gezerken hissettiğimiz şey tam olarak budur. Bir çeşmenin başında, bir caminin avlusunda yahut yüzlerce yıllık bir kuş evinin önünde insan yalnız geçmişin estetik zevkiyle karşılaşmaz. Kendisine şu soru da yöneltilir:

Biz bugün yaptığımız şehirlerde kimi düşünüyoruz?

Yalnız bugünü mü, yoksa yarını da mı?
Yalnız güçlü olanı mı, yoksa ihtiyaç sahibini de mi?
Yalnız insanı mı, yoksa kuşu, ağacı ve sokağı da mı?

Bir medeniyetin mimarisi, aslında bu sorulara verdiği cevabın taşa dönüşmüş hâlidir.

Osmanlı’dan kalan eserlerin asıl kıymeti de belki burada aranmalıdır. Kubbenin büyüklüğünde, minarenin yüksekliğinde veya mermerin ihtişamında değil; bütün bunların ardında duran insan ve şehir tasavvurunda.

Çünkü bazı medeniyetler taş üzerine bina kurar.

Bazıları ise taşın içine bir ahlak, bir yaşam biçimi yerleştirir…

Başarmak İçin Yükseğe, Daha da Yükseğe…

İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş

Yazıma İstanbul’u ve martıları konu edinen bu güzel Bedri Rahmi şiiriyle başlamak istedim. Yaz geldi havalar ısındı… Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahvetti.” diyerek tasvir ettiği güzel bir mevsimden geçiyoruz. Ben de bu güzel günlerde içimden ve kalemimden dökülen; hayata dair bir gözlemimi siz değerli dostlarımla paylaşmak istedim.

Kurban Bayramını ailemle geçirmek üzere geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. İstanbul’un tatlı sokak kedileri ve özellikle de martıları meşhurdur bilirsiniz… İşte hikayemiz tam da bu iki tatlı hayvanın mücadelesiyle başladı. Beni tanıyan dostlarım bilirler kedileri çok severim. İstanbul’da bir sokak arasında yürürken heyecanlı heyecanlı hareket eden bir kedinin peşine düştüm ve yanına gittim, bir de ne göreyim? Bizim yaramaz kedi kendisinin iki katı büyüklüğünde bir martıyı köşeye sıkıştırmış… İkisi de birbirlerini tartarak bakıyor ancak hiçbirisi hareket etmiyordu. Kediyi uzaklaştırdıktan sonra martıya doğru yaklaştım ve uçamadığını farkettim. Benden de korkmuş olacak ki martılara has o paytak yürüyüşüyle yavaş yavaş benden uzaklaşmaya başladı… Ben de onu kovalamaya! Ana caddeye çıkmıştık. Ben önde martı arkada kovalamaca başladı. Adımlarımı iyice hızlandırdım ve peşinden koşmaya başladım. Görenler kocaman adam (!) martının peşinden neden koşuyor demiştir eminim. Benimse bir amacım vardı. Martıyı kovaladıkça kovaladım artık yavaş yavaş hiç kıpırdatamadığı kanatlarını çırpmaya başlamıştı. En son dayanamadı son bir hamleyle kanatlarına yüklendi ve ayakları yerden kesildi, sonra düşecek gibi oldu bir daha kocaman kanatlarını çırptı ve iyice yükselmeye başladı. Göz ucuyla takip ediyordum onu, ancak uçtuğu yönde yüksekliğinden daha da büyük bir kamyon geliyordu. Karşısına ikinci bir zorluk çıkmıştı ve henüz sağa sola manevra yapamıyordu. O da yine kanatlarına güvendi çırptı, çırptı, çırptı ve yükseğe, daha yükseğe ve daha da yükseğe çıktı. Yavaş yavaş gözden kayboluyordu ve manevra da yapabiliyordu üstelik…

Yaşadığım bu olay bana ve bizlere bir şey anlatıyor… Bir zorlukla karşılaştınız; tüm özgüveninizi kaybettiniz ve “artık ben uçamıyorum…” demeye başladınız. Peşinizde “sizi kovalayan adam” misali koşturan bir zorluk var. Ardından çabalamanıza, kanat çırpmanıza rağmen karşınıza çıkan kamyon misali üzerinize üzerinize gelen başka zorluklar da var… Bu durumda yapmanız gereken hikayemizdeki martı gibi yılmamak, kanat çırpmaya, çabalamaya devam etmektir.

Tıpkı; külfetsiz nimet, zahmetsiz rahmet veya emeksiz yemek olmaz atasözlerimizdeki gibi; her kazanç, her başarı, her mücadele emek ister. Bu sebeple çalışmak, güçlüklerle mücadele etmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. İnsan; amacına, mutluluğa veya başarıya ulaşmak için “kanat çırpmalı”, azimle çalışmalı, kararlı, sabırlı ve güçlü olmalıdır… Olabilmelidir.

Başarıya ulaşmak için de inanç en öncelikli unsurdur… Fil İpini hiç duydunuz mu?

Uzakdoğu’yu ziyaret eden bir turist hayvanat bahçesine gider… Fillerin olduğu bölüme geldiğinde ilginç bir manzara ile karşılaşır: Filler ne kafesteydi ne de onları bağlayan zincirleri vardı.

Zincirsiz oldukları halde o heybetli filleri kaçmaktan alıkoyan tek bağ; bacaklarından birine bağlı olan bir ipti. Gezgin ilgisini çeken bu durumun sebebini öğrenmek için oradaki bir fil eğitmenine, fillerin neden orada öylece durduklarını ve neden hiç kaçmaya çalışmadıklarını sorar.

Fil eğitmeni şöyle cevap verir:

“Onlar çok küçükken filleri bağlamak için aynı ebatta ip kullanırız ve bu ip o yaşta filleri tutmak için yeterli olur. Büyüdükçe ayrılamayacaklarına, ayaklarını kurtaramayacaklarına şartlanırlar. İpin kendilerini hâlâ tutabileceğine inanırlar ve bu yüzden asla kurtulmaya çalışmazlar.” (Öğrenilmiş çaresizlik)

İşte asıl mesele ben yapamam, biz yapamayız, bizden olmaz, başaramayız duvarlarını yıkabilmek ve ayaklarımıza dolanan iplere aldanmadan adım atabilme cesaretini göstermektir.

Hedefe ulaşmaya çalışırken, mücadele ederken başlangıç aşamaları hep çok zordur. İlk başladığın zaman o mücadele insanı çok zorlar. Bir nokta var, her mücadelede aşılması gereken bir eşik var. Ama o eşik öyle bir eşik ki, birçok insan o eşiğe gelemeden mücadelenin her aşaması bu kadar zor geçecek zanneder. İşte bu düşünceden dolayı dayanamayacağını düşünür ve çabalamaktan vazgeçer. Asıl mesele burada: Vazgeçmemekte…

Değerli dostlarım, özellikle de genç kardeşlerim: Kendinize güvenin, yere düştüm artık uçamam, yükselemem demeyin. Her şey “bir kanat çırpmaya” bakıyor. Ayağa kalkın, kendinize inanın ve yükselin…

Kalın sağlıcakla…