İnsan En Çok Neyi Susturur?

Yaşadığımız çağda ses hiç eksilmiyor.

Ekranlar konuşuyor, kalabalıklar konuşuyor, gündem konuşuyor… Her şey sürekli bir şey söylüyor.

Fakat bütün bu seslerin arasında en çok kaybolan şey, insanın kendi içinden yükselen o ince sestir.

Kişi, dışarıdaki gürültüye alıştıkça, içindeki sessizliği taşımakta zorlanır. O sessizlikte karşısına çıkan şey çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü insan orada kendisiyle karşılaşır.

Bir kararın eşiğinde duran tereddüt, bir davranışın ardından gelen huzursuzluk, bir cümlenin söylenmeden önce içte bıraktığı iz…

Bunlar, bastırıldığında kaybolmaz. Sadece daha derine çekilir.

Antik Yunan’da Sokrates, içinde sürekli konuşan bir sesten bahseder. O sese “daimonion” der.

Bu ses ona ne yapması gerektiğini söylemez. Yalnızca bazı anlarda onu durdurur, geri çeker, uyarır.

Sokrates bu sesi bir engel olarak görmez. Onu, insanın kendini kaybetmemesi için bir hatırlatıcı olarak kabul eder.

İslami düşünce geleneğinde de insanın iç dünyasında benzer bir merkezden söz edilir.

Âlimler buna “vicdan” der; insanın hak ile batılı ayırt edebildiği, doğruyu sezebildiği içsel bir ölçü…

Bu ölçü, yalnızca bilgiyle oluşmaz; kalbin berraklığıyla güçlenir. İmam Gazâlî, insanın hakikati sadece akılla değil, arınmış bir kalple idrak edebileceğini söyler. Bu yüzden vicdan, insana sürekli yönünü hatırlatan bir pusula gibidir.

İnsan o pusulaya kulak verdiğinde yönünü kaybetmez. Onu susturduğunda ise dış dünyanın bütün işaretleri anlamını yitirir.

Zaman değişti, hayat hızlandı, dünya genişledi; bu mekanizma hiç değişmedi fakat bugün bu ses daha az duyulur hâle geldi.

İnsan artık içinden gelen uyarıyı fark etmekte zorlanıyor çünkü dikkatini sürekli dışarıya yönelten bir düzenin içinde yaşıyor. Bildirimler, akışlar, gündemler, hız…

Bu dönüşüm içerisinde kişi bir süre sonra kendi içindeki sesi bastırmayı öğrenir. Bunu bilinçli bir tercihle yapmaz. Yavaş yavaş olur.

Önce bir rahatsızlığı görmezden gelir, sonra bir iç uyarıyı erteler, ardından o sesi duymamaya başlar. Bir noktadan sonra, o ses hâlâ var olmasına rağmen ulaşılmaz hâle gelir.

İşte kişi en çok burada yanılır. Kendi içinde sessizlik olduğunu zanneder. Oysa sessizlik değil duyulmayan bir ses vardır.

Bu fark, insanın yönünü belirler.

Günümüzde daha fazla bilgiye, daha fazla fikre, daha fazla yoruma maruz kalıyoruz fakat bütün bu yoğunluk içinde kendi içindeki ölçüyü kaybedenlerin sayısı artıyor.

İnsan dış dünyayı anlamaya çalışırken, iç dünyasının pusulasını ihmal ediyor. Bu yüzden kararlar çoğalıyor ama yön netleşmiyor.

Tarih boyunca yalnız kalan düşünürlerin, sürgünde yazan insanların, inzivaya çekilenlerin ortak bir tarafı vardır: Kendi içlerindeki sesi duymayı tercih etmişlerdir.

Bu tercih kolay değildir çünkü kişi kendiyle baş başa kaldığında, dış dünyadan daha zor bir alanla karşılaşır. Fakat orada elde edilen şey, dışarıda bulunabilecek hiçbir şeye benzemez: Yön.

Bugün insanın en büyük ihtiyacı belki de içindeki sesi yeniden fark edebilme becerisidir. Bu ses çoğu zaman yüksek değildir. Israrcı da değildir fakat insan ona kulak verdiğinde, bütün karmaşanın içinde sade bir hat çizer.

İnsan hayatı boyunca birçok şeyi bastırır. Korkularını, pişmanlıklarını, isteklerini… Ama en çok susturduğu şey, kendisini kaybetmemesi için var olan o iç sestir.

Kişi yönünü çoğu zaman yanlış kararlar yüzünden kaybetmez: içinden gelen uyarıları duymamayı öğrendiği an, yol yavaş yavaş belirsizleşir. Önce içinde bir şey susar sonra o sessizliğe alışır; zamanla da o sesi hiç duymamış gibi yaşamaya başlar.

İşte o an, dış dünyayla kurduğu bütün bağlar yerinde dursa bile, kendiyle kurduğu bağ kopmuştur…

Ve insan, en çok kendiyle konuşamadığında kaybolur.

Kendi sesinizi duyabilmeniz dileğiyle…

Bir Medeniyet Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

Toplumların en büyük krizleri çoğu zaman görünen değildir.

Savaşlar, ekonomik buhranlar ya da siyasi çalkantılar yalnızca yüzeydeki sarsıntılardır. Asıl kırılma, insanların dünyayı anlamlandırma biçimi değiştiğinde başlar.

Bir toplum kendisini nasıl gördüğünü, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü unuttuğunda, o toplumun yaşadığı dönüşüm artık bir değişim değil yabancılaşmadır.

Bu yabancılaşma çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsanlar yeni fikirlere, yeni kurumlara ve yeni alışkanlıklara yönelirken bunu ilerleme olarak görürler.

Değişim çoğu zaman heyecan verici bir imkân gibi görünür. Fakat zaman içinde şu soru ortaya çıkar: Bu değişim insanı kendi kökleriyle daha güçlü bir bağ kurmaya mı götürüyor, yoksa onu kendi tarihinden ve hafızasından uzaklaştırıyor mu?

İşte bir medeniyetin en hassas sınavı tam da burada başlar.

Tarih bu sorunun en çarpıcı örneklerinden birini 19. yüzyıl Osmanlı’sında gösterir. İmparatorluk askeri ve siyasi baskılar altında yeni bir düzen arayışına girmişti. Avrupa devletleri güçlenmiş, teknolojik ve idari dönüşümler hız kazanmıştı. Osmanlı aydınları bu değişimi dikkatle izliyor ve şu sorunun etrafında yoğun bir tartışma yürütüyordu: Batı’nın gücünün kaynağı nedir?

Bu soruya verilen cevaplar farklıydı.

Bazı düşünürler Avrupa’nın teknik ve idari kurumlarını örnek almanın yeterli olacağını düşünürken bazıları da meselenin yalnızca kurum meselesi olmadığını, daha derinde bir zihniyet dönüşümü gerektiğini savunuyordu. Tanzimat döneminin tartışmaları yalnızca reform tartışmaları değildi aslında bir medeniyet tartışmasıydı.

Bir toplum kendisini dönüştürmeye çalışırken şu soruyla yüzleşir: Başkasından öğrenmek ile başkasına benzemek arasındaki sınır nerede başlar?

Bu sınır çoğu zaman kolay çizilmez.

Medeniyetler tarihiyle ilgilenen birçok düşünür bu meselenin yalnızca Osmanlı’ya özgü olmadığını vurgular. Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişini incelerken toplumların karşılaştıkları meydan okumalar karşısında verdikleri cevapların belirleyici olduğunu söyler.

Bir toplum yeni şartlara yaratıcı bir cevap verebildiğinde güçlenir fakat bu cevap taklitten ibaret kaldığında özgün enerjisini kaybetmeye başlar.

Taklit, ilk bakışta kolay bir yol gibi görünür çünkü hazır bir modeli uygulamak, yeni bir model üretmekten çok daha zahmetsizdir. Fakat uzun vadede bu durum başka bir sorunu doğurur: Toplum kendi düşünme yeteneğini yavaş yavaş dışarıya devretmeye başlar… Bir süre sonra da sorunlarına kendi kavramlarıyla cevap veremez hâle gelir.

Sorunlarını başkalarının yaklaşımıyla, bakışıyla ve zihniyetiyle değerlendiren bir yapı; onları doğru biçimde algılayamaz, tanımlayamaz ve çözemez. Aksine meseleler zamanla daha karmaşık hâle gelir, çözüm üretme kabiliyeti zayıflar ve sorunlar adeta toplumsal bir çıkmaza dönüşür.

Şüphesiz ki bir medeniyetin gücü yalnızca şehirlerinin büyüklüğüyle ya da kurumlarının sayısıyla ölçülmez. Asıl güç, o medeniyetin insanlarının dünyayı nasıl yorumladığında saklıdır. Bir toplum kendi ritmini, tarihini, değerlerini ve düşünce geleneğini canlı tutabiliyorsa değişim onu zayıflatmaz aksine, değişim, o toplum için yeni bir üretim alanına dönüşür.

Fakat hafıza zayıfladığında değişim yönsüzleşir. İnsanlar yeni olanı öğrenir, fakat eski olanı anlamaz. Yeni kavramlar hayatın içine girer, fakat bu kavramlar yerel düşünce dünyasıyla bağ kuramaz. Bu durumda toplum iki ayrı dünyanın arasında kalır: geçmişin dili ile bugünün dili birbirini duyamaz hâle gelir. Yabancılaşma çoğu zaman bu sessiz kopuşla büyür.

Oysa tarih bizlere başka bir yolu da gösterir: Bir toplum kökleriyle güçlü bir ilişki kurabildiğinde, dış dünyadan gelen fikirleri yalnızca taklit etmez; onları yeniden yorumlar. Kendi kültürel zemini içinde yeni bir sentez üretir. Konuya bu hassasiyetle yaklaşanlar değişimin içinde yönlerini kaybetmezler.

Çünkü yön yalnızca bilgiyle bulunmaz. Yön, hafızayla bulunur.

Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın meşhur pergel metaforu son derece anlamlıdır.

Mevlânâ, insanın ve toplumların dünyayla kuracağı ilişkiyi bir pergele benzetir: Pergelin sabit ayağı kendi medeniyetine, kültürüne ve inanç dünyasına basar; hareketli ayağı ise dünyayı dolaşır. Sabit ayak kökleri temsil eder, hareketli ayak ise ufku… İşte bu denge kurulabildiğinde insan hem kendisi olarak kalır hem de dünyayı tanıyabilir.

Pergelin sabit ayağını kendi medeniyetinde ve kültüründe sağlam biçimde sabitleyen bir toplum, hareketli ayağıyla dünyayı dolaşabilir, farklı düşünceleri tanıyabilir, farklı medeniyetlerle temas kurabilir.

Kökleri olmayanlar ise bir okuma, derinlik üretemez. Köksüz bir düşünce yön bulamaz; benlikten ve kimlikten yoksun bir zihniyet ise yalnızca taklit üretir.

Bu yüzden gerçek entelektüel ve münevver; dünyayı dolaşabilen fakat merkezini kaybetmeyen kişidir. Kendi medeniyetine yabancılaşmadan dünyayı okuyabilen bir düşünce, ancak o zaman sahici bir üretim ortaya koyabilir.

Belki de bu yüzden bir medeniyetin en önemli meselesi ilerlemek değildir; kendisi olarak ilerleyebilmektir. Dünya değişir, fikirler dönüşür, teknolojiler gelişir… Bu değişim insanlık tarihinin doğal akışıdır. Asıl mesele değişim karşısında kimliğin ayakta kalıp kalamayacağıdır.

İnsan kültürel omurgasını koruyabildiğinde yeni fikirlere kapılarını güvenle açabilir. Fakat o omurga zayıfladığında her yeni fikir, kişiyi biraz daha yaralar, yönsüz bırakır.

Zamanla insanlar geçmişlerini yalnızca bir hatıra olarak görmeye başlar. Oysa geçmiş yalnızca hatırlanacak bir şey değildir. Geçmiş, bir toplumun geleceği nasıl kuracağını belirleyen en derin hafızadır.

Nihayetinde bir medeniyet, kendini hatırlayabildiği sürece güçlü ve ayakta kalır.

Büyük Yıkımlar Bir Anda Olmaz…

Bazı yıkımlar savaş meydanlarında başlamaz…Bir armağan gibi kapıdan içeri girer.

Tarihin en çarpıcı yanılgılarından biri, büyük yıkımların büyük gürültülerle başladığını sanmaktır.

İnsan zihni kırılma anlarını sever; savaşları, devrimleri, düşen şehirleri… Oysa tarih çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Büyük çöküşler ani patlamalarla değil, yavaş dönüşümlerle olgunlaşır. İnsanlar son sahneyi hatırlar ancak o sahneye gelinceye kadar yaşanan küçük değişimleri çoğu zaman fark etmez.

Bir toplum yıkılmadan önce uzun süre boyunca değişir ve bu değişim çoğu zaman insanların alışkanlıklarında başlar.

Antik dünyanın en bilinen anlatılarından biri olan Truva hikâyesi bu gerçeği sembolik biçimde anlatır.

Antik Yunan şairi Homeros’un İlyada destanında yer alan ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bu hikayeyi metaforik olarak ele alalım…

Akhalar 10 yıl boyunca Truva şehrini kuşatmış fakat kalın surları aşamamıştı. Şehir askeri bakımdan güçlüydü, savunması sağlamdı, kapıları kapalıydı.

Akhalar şehrin kapısına devasa bir tahta at bıraktı ve geri çekildi.

Truvalılar gördükleri bu atı bir zafer hatırası olarak kabul ederek şehrin en merkezi noktasına yerleştirdiler. Gece olduğunda ise atın içinde hazır bulunan askerler kapıları açtı ve şehir adeta içeriden ele geçirildi.

Truva’nın surları yıkılmamıştı, şehrin kapıları içeriden açılmıştı.

Bu hikâye yalnızca askeri bir hileyi anlatmaz. Toplumların yaşadığı dönüşümleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Büyük değişimler çoğu zaman saldırı olarak görünmez. Çoğu zaman bir armağan gibi gelir. Zararsız hatta cazip görünen yenilikler zamanla alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar zihniyeti dönüştürür, zihniyet değiştiğinde de toplum artık eski toplum değildir.

İbn Haldun devletlerin kaderini incelerken bu sürecin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Ona göre toplumlar güçlü bir dayanışma ruhuyla yükselir. Zor şartlar insanları birbirine yaklaştırır, ortak amaçlar etrafında birleştirir. Bu dayanışma toplumun karakterini ve de kaderini şekillendirir.

Zaman geçtikçe refah artar. Mücadele yerini rahatlığa bırakır. Yeni nesiller önceki kuşakların hangi fedakârlıklarla bir düzen kurduğunu bilmez hâle gelir. Hatır ve de hatırlama zayıflar, ‘alışkanlıklar(!)’ güçlenir, bireysellik ön plana çıkar. Kadim değerler adeta yok olur…

Toplumların iç direnci işte bu noktada incelmeye başlar.

Modern çağ bu süreci daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel iletişim ağları sayesinde fikirler, alışkanlıklar ve hayat tarzları dünyanın bir ucundan diğerine hızla taşınmaktadır. Bu hız yeni imkânlar üretir ama aynı zamanda zihniyet dönüşümlerini de görünmez hâle getirir. Bir nesil içinde dahi düşünme biçimleri değişebilir, değerler yeniden tanımlanabilir, toplumsal hafıza incelmeye başlayabilir.

Büyük dönüşümler çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez fakat her gün küçük bir adım atılır ve bu adımlar zamanla ‘yeni bir dünyanın’ kapısını açar.

Toplumları güçlü kılan şey yalnızca kurumları değildir. Asıl güç, o kurumların arkasındaki anlam dünyasından doğar. İnsanların neye değer verdiği, neyi korumaya çalıştığı ve hangi amaç(lar) etrafında birleştiği, bir medeniyetin asıl temelini oluşturur.

Bu temel sarsıldığında belki şehirler ayakta kalabilir, ekonomik hayat sürebilir, teknoloji gelişebilir ancak toplumun iç direnci zayıflar. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca maddi bir düzen değildir; ortak bir anlam dünyasıdır.

Anlam dünyası değiştiğinde medeniyet de değişir.

Truva miti bu yüzden hâlâ güçlü bir hatırlatmadır. Toplumlar genellikle tehlikeyi dışarıda arar. Oysa tarihin en büyük dönüşümleri çoğu zaman kapıdan içeri sessizce girer. Tıpkı bir armağan gibi! İnsanlar onu tanıdığında ve tanımladığında artık çok şey değişmiş olur.

Bir medeniyetin kaderini belirleyen soru çoğu zaman şudur: Toplum değişirken kendi anlam dünyasını koruyabilecek mi?

Tarih bu soruya tek bir cevap vermez fakat şunu açıkça gösterir:

En büyük yıkımlar, insanların onları fark etmediği zamanlarda ortaya çıkar.

Değerlerle Gerilim, Kimlikle Mesafe

Ramazan ayı bu toplumda yalnızca dinî bir zaman dilimi olarak yaşanmıyor. Sokakların ritmi değişiyor, sofraların dili yumuşuyor, gündelik hayatın akışında hissedilen sükûnet derinleşiyor. Çünkü Ramazan, bu topraklarda bireysel bir ibadetin ötesinde toplumsal hafızada karşılık bulan güçlü bir kültür iklimidir.

Tam da bu hassasiyetin yükseldiği dönemlerde, bazı çevrelerin laiklik kisvesi altında toplumun değerleriyle kurduğu gerilim yeniden görünür hâle geliyor. Eleştiri düşünce hayatının tabiatında vardır. Ne var ki eleştiri küçümsemeye, sorgulama yabancılaşmaya, fikir beyanı kültürel mesafeye dönüştüğünde tartışma zeminini kaybeder.

Bu noktada mesele yalnızca din değildir. Mesele, bu toplumun ‘kimliğiyle’ kurulan mesafedir.

Bir kesim tarafından farklı kültürlere ve ritüellere saygı göstermek ilericilik göstergesi (noel sembolleri, halloween temaları, easter sembolleri, hanuka gelenekleri…) kabul edilirken konu İslama ve İslami değerler manzumesine, ‘içinde yaşanılan toplumun değerlerine’ gelince tüm ‘hoşgörüleri’ yokoluveriyor!

Bu çelişki siyasetin de günlük hayatın da dar alanına sığmaz. Daha derin bir sosyolojik kırılmanın işaretidir.

Burada tartışmaya açılan şey ibadet veya inanış biçimleri değil aidiyet duygusudur.

Cemil Meriç’in satırları bu ruh hâlini yıllar öncesinden resmeder:

“…Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.

Bu cümleler bir ithamdan çok bir teşhistir.

Toplumu küçümseyen dil, çoğu zaman köklerle kurulamayan ilişkinin dışavurumudur. İnsan, ait olduğu zemini değersizleştirdikçe kendi iç dünyasında da bir gerilim üretir.

Adeta aynaya tahammülsüzlük…

Tarih, toplumların değerleriyle kavga ederek güçlenmediğini gösterir. Rönesans kendi klasiklerini inkâr ederek doğmadı; geçmiş yeniden yorumlandı. Japonya modernleşirken, teknoloji üretirken kimliğini silmedi; gelenek ile yeniliği birlikte taşıdı. İşte bu da başarıyı getirdi doğal olarak. Ben bunu ‘geçmişle barışık modernleşme’ olarak tanımlıyorum.

Şunu asla unutmamak gerekir: Nasıl ki bir ağacın hayat bulmasında etkili ve önemli husus topraksa insanın da hayatını sürdürebilmesinde ve devam ettirebilmesindeki esas ortamı “kültür” oluşturmaktadır. Kültürünü ve değerlerini yaşamayan ve yaşatmayan kişi topraksız kalmış bir bitki, köksüz kalmış bir ağaç misali çürür, yok olur… Kültürel süreklilik koparıldığında, ilerleme değil savrulma başlar.

Bugün genç kuşaklar bu savrulma riskinin tam ortasında.

Küresel ölçekte standartlaştırılmış eğitim modelleri; her coğrafyada benzer düşünen, benzer refleksler geliştiren bir insan tipi üretmeye yöneliyor. Yerel hafıza zayıflıyor, tarih bilinci inceliyor, kültürel aidiyet aşınıyor. Bilgiye erişim hızlanıyor; fakat gençler hangi değer zemininde duracaklarını belirlemekte zorlanıyor.

Paradoks burada keskinleşiyor:

Bir yandan eğitim sisteminin ortaya çıkardığı insan modelinden rahatsızlık dile getiriliyor. Diğer yandan bu modele alternatif olabilecek her arayış “geriye dönüş” diye yaftalanıyor.

Sonuçtan memnuniyetsizlik ve aynı zamanda değişime direnç… İşte bu tutum eleştiriden çok zihinsel bir tıkanmaya işaret eder.

Şüphesiz ki çözüm köksüz bir ‘taklit modernliğinde’ değil.

Çözüm; öz kültürüyle barışık, evrensel bilgiyle temas hâlinde bir denge kurabilmekte. Kendi değerlerini savunmak dış dünyaya kapanmak değildir. Kendi medeniyet birikimine yaslanmak ilerlemeyi reddetmek değildir. Kökü olan toplum özgüven üretir. Kendi değerleriyle barışık olan nesiller sağlam durur.

İşte Ramazan Ayı bu yüzden önemlidir.

Ramazan; ölçüyü, sabrı, paylaşmayı ve iç muhasebeyi görünür kılar. Bu iklimi anlamak yerine küçümsemek, toplumun kültürel zeminine mesafe koymaktır ve kültürel zemine açılan mesafe, zamanla ‘insanın kendisiyle açtığı mesafeye’ dönüşür.

Eleştiri değerlidir ancak aidiyeti aşındıran bir dile evrildiğinde yapıcı niteliğini kaybeder.

Sonuçta mesele siyasî kamplaşma değildir. Mesele; ortak hafızayı, karşılıklı saygıyı ve birlikte yaşama iradesini koruyabilmektir. Bir toplumda ortak değer zemini aşındığında çözülme başlar. (Tam da birilerinin istediği gibi)

Bu ülke, kendi değerlerine mesafe koyarak değil, kendi kültürel derinliğini anlayarak güçlenecek ve insanımız yaslandığı değerler kadar ‘sahici’ kalacak.

Hayırlı Ramazanlar…

Hırs ile Gayret Arasında: Yoldan Çıkmadan Yürümek

Haresenin ne demek olduğunu bilir misiniz?

Develer çöl dikeni yerken damakları kanar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölebilir.

Aldıkları tat, yedikleri dikenden değil; akan kendi kanlarından gelir fakat bunu ayırt edemezler.

Lezzeti dikenin verdiğini zannederler. Bu yanılgıyla yemeye devam ederler. Canlarının yandığını fark etmeden, acıdan haz çıkararak…

Arapça’da bu hâle “ha-re-se” denir.

Hırs, muhteris ve ihtiras gibi kelimeler buradan türemiştir. Yani insanın, kendisine zarar veren bir şeyden haz aldığını sanması… ‘Canını yakanı ilerleme’, ‘acıyı başarı zannetmesi.’

Bu hikâye, hırsın en tehlikeli yanını anlatır:

İnsanı yakması değil, yaktığını fark ettirmemesidir.

Hırs çoğu zaman insana güç verir gibi görünür. İleri ittiğini, hızlandırdığını, büyüttüğünü hissettirir. İşin kör noktası tam da buradadır: İnsan, canının yanmasını başarı sanmaya başlar.

Bir noktadan sonra ‘hedef’ geri plana düşer. Durmamak kutsallaşır… Vazgeçmemek erdem, yorulmak fedakârlık, tükenmek adanmışlık gibi görünür.

Bu hayatın her alanında mevcuttur: İşte, evde, bir ilişkide, bir hedefte…

Oysa her acı kıymetli değildir. Her yorgunluk ‘anlam üretmez’.

Eskiler bu yüzden hırstan çekinirdi. Bu çekinceyi basit ama derin bir cümleyle anlatırlardı:

“Yolda kalmak, yoldan çıkmaktan hayırlıdır.”

Bu söz, acele eden için ağır gelir.

Çünkü modern akıl hep varmayı över ancak bu toprakların kadim öğretileri, ‘istikameti’ merkeze alır.

Yolda kalmak; yorulmak, beklemek, eksik hissetmek olabilir fakat yoldan çıkmak, ne pahasına yürüdüğünü unutmak demektir.

Eskilerin korkusu başarısızlık değildi. “İstikametsiz başarıydı.

İşte tam bu noktada ‘gayret’ devreye girer.

Gayret, hırsın karşıtı değildir sadece; onun terbiyesidir. Gayret, insanı yakmaz; yoğurur: Aceleden değil emekten beslenir. ‘Yolu’ önemser.

Gayretli insan yürür ama kendini, değerlerini, benliğini koruyarak yürür. Hırs ise insanı ikna eder: “Biraz daha dayan, görmezden gel, katlan; buna değer.”

Tarih bunun binlerce örneğiyle dolu… Nice insan ihtiras yüzünden kaybetti, daha fazlasını isterken elindekini yaktı… Zafer sarhoşluğu ölçüyü yok ettiğinde, güç sahibini taşıyamaz oldu.

Bazıları da vardı ki; gayretle yola çıktı, azimle yürüdü. Acele etmedi, sabırla olgunlaştı… İşte onları ayakta tutan şey hırs değil, istikametti.

Kabul etmeliyiz ki günümüzde bu ayrım daha da bulanık. Modern dönem insanı hep daha fazlasını isterken ‘kendi kanından tat almaya başlar’ ve bunu başarı zanneder… Yorgunluğu güç, tükenmişliği adanmışlık, acı çekmeyi ilerleme sanır.

Oysa her acı bir ‘yol’ değildir. Her yol da hayır getirmez.

Bu yüzden mesele yalnızca istekli olmak değildir. Mesele neyi, ne pahasına istediğini fark etmeden istemektir.

İnsan gayretli olabilir. Olmalıdır da… Girişimcilik, deneme arzusu, azim, çaba, hedef… Bunlar hayatın önemli dönüm noktalarıdır ancak hırs bu duyguların başına geçtiğinde, insanı kendi kanını içmeye ikna eder. İnsan, acıdan aldığı tadı ‘hedef’ sandığı sürece kendini tükettiğini fark etmez.

Gayret insanı büyütür, azim insanı taşır ama hırs, istikamet yoksa insanı yoldan çıkarır.

Eskilerin dediği gibi: Yolda kalmak zor olabilir ama insana asıl kaybettiren ‘yoldan çıkmaktır’.

Kalın sağlıcakla…

Modernite: Bir Hafızasızlık Hastalığı

Modernite, insanlığın en büyük vaadi gibi sunuldu: Daha hızlı, daha kolay, daha rahat bir hayat… O vaadin içinde gizli bir bedel de vardı: Hafıza.

Modern insanın yeni odak noktası da tam olarak hızdır.

Hızlı yemek, hızlı ulaşım, hızlı iletişim, hızlı ilişkiler, hızlı tüketim…

Oysa hız arttıkça, idrak azalır.

İnsan gördüğünü anlamaz, yaşadığının farkına varmaz.

Bir tren camından izlenen bir manzara, hiçbir zaman yürüyerek görülen bir patikanın yerini tutmaz.

Hız tek başına insanı ileri götürmez. Hatta kendi içinden de uzaklaştırır.

İnsan en sonunda nereye gittiğini değil ne zaman kendinden çıktığını dahi hatırlayamaz hale gelir.

Modernite, insana şunu aşıladı:

“Ne kadar çok sahip olursan, o kadar değerlisin.”

fakat unuttuğumuz şey şu: Sahip oldukça çoğalmıyoruz, azalıyoruz.

Eşyalar artarken, anlam tükeniyor.

Evler büyürken, kalpler küçülüyor.

Dolaplar doldukça, ruh boşalıyor.

Çünkü insanın ruhu, eşya ile değil, anlam ile beslenir.

Nihayetinde tüketim çağı, insana ‘daha fazlasını isteme hastalığı’ndan başka hiçbir şey bırakmıyor.

Eskiden insanlar, hikâyelerle yaşardı.

Dedelerin anlattığı masallar, ninelerin öğütleri, mahalle hatıraları, eski defterler, askerlik anıları, sararmış fotoğraflar…

Şimdi her şey bir “story” kadar.

Yirmi dört saat sonra yok.

O kadar hızlı yaşanıyor, o kadar hızlı siliniyor ki, ‘anın’ kaybolduğunu bile fark etmiyoruz.

İnsanoğlu farkında olmadan, kendi hafızasını modernitenin hızına teslim ediyor. Bir gün geriye dönüp baktığında, kendi hayatının yalnızca kırpılmış görüntülerden, hızla geçilen cümlelerden ve aceleci anlardan oluştuğunu fark ederken en çok şu sorunun ağırlığını üzerinde hissedecek:

“Ben neyi gerçekten yaşadım, neyi sadece izledim?”

Hatırlayamayan bir insan geçmişine tutunamaz; geçmişine tutunamayan bir insan da kendinde varolamaz.

Geçmişini yeni bir okumayla var edemeyen kişi köksüz bir ağaç, temelsiz bir bina misali boşluklarda, belirsizliklerde savrulur durur…

Unutmayalım: Belki de Asıl Devrim, Hatırlamaktır…

Bu yüzden belki de bugün en büyük başkaldırı, daha hızlı koşmak değil sadece ‘biraz’ yavaşlamaktır.

En büyük cesaret, daha fazlasını istemek değil sahip olduğun değerleri koruyabilmektir.

Ve belki de en büyük devrim, yeni bir şey yapmak değil; bir köşede kalmışı, unutulmuşu, dışlanmışı, ötelenmişi hatırlamaktır.

Eski bir sokağı, bir dostun sesini, bir annenin duasını, bir ağacın gölgesini, bir kitabın kenarına düşülen notu…

Çünkü hafızasını koruyan insan “hala insandır”.

Modernite her şeyi silmek ister ama şüphesiz insan; hatırlayabildiği kadar insandır.

Her derdin bir devası vardır.

Bu çağın ilacı; daha fazla hız değil, daha fazla farkındalık, daha fazla tüketim değil, daha fazla üretim, daha fazla yapı değil, daha fazla hatıradır.

Çünkü hafızasını koruyan insan, kendi içinde bir ‘medeniyeti’ bir ‘hikayeyi’ yaşatmaya devam edecektir…

Başarmak İçin Yükseğe, Daha da Yükseğe…

İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş

Yazıma İstanbul’u ve martıları konu edinen bu güzel Bedri Rahmi şiiriyle başlamak istedim. Yaz geldi havalar ısındı… Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahvetti.” diyerek tasvir ettiği güzel bir mevsimden geçiyoruz. Ben de bu güzel günlerde içimden ve kalemimden dökülen; hayata dair bir gözlemimi siz değerli dostlarımla paylaşmak istedim.

Kurban Bayramını ailemle geçirmek üzere geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. İstanbul’un tatlı sokak kedileri ve özellikle de martıları meşhurdur bilirsiniz… İşte hikayemiz tam da bu iki tatlı hayvanın mücadelesiyle başladı. Beni tanıyan dostlarım bilirler kedileri çok severim. İstanbul’da bir sokak arasında yürürken heyecanlı heyecanlı hareket eden bir kedinin peşine düştüm ve yanına gittim, bir de ne göreyim? Bizim yaramaz kedi kendisinin iki katı büyüklüğünde bir martıyı köşeye sıkıştırmış… İkisi de birbirlerini tartarak bakıyor ancak hiçbirisi hareket etmiyordu. Kediyi uzaklaştırdıktan sonra martıya doğru yaklaştım ve uçamadığını farkettim. Benden de korkmuş olacak ki martılara has o paytak yürüyüşüyle yavaş yavaş benden uzaklaşmaya başladı… Ben de onu kovalamaya! Ana caddeye çıkmıştık. Ben önde martı arkada kovalamaca başladı. Adımlarımı iyice hızlandırdım ve peşinden koşmaya başladım. Görenler kocaman adam (!) martının peşinden neden koşuyor demiştir eminim. Benimse bir amacım vardı. Martıyı kovaladıkça kovaladım artık yavaş yavaş hiç kıpırdatamadığı kanatlarını çırpmaya başlamıştı. En son dayanamadı son bir hamleyle kanatlarına yüklendi ve ayakları yerden kesildi, sonra düşecek gibi oldu bir daha kocaman kanatlarını çırptı ve iyice yükselmeye başladı. Göz ucuyla takip ediyordum onu, ancak uçtuğu yönde yüksekliğinden daha da büyük bir kamyon geliyordu. Karşısına ikinci bir zorluk çıkmıştı ve henüz sağa sola manevra yapamıyordu. O da yine kanatlarına güvendi çırptı, çırptı, çırptı ve yükseğe, daha yükseğe ve daha da yükseğe çıktı. Yavaş yavaş gözden kayboluyordu ve manevra da yapabiliyordu üstelik…

Yaşadığım bu olay bana ve bizlere bir şey anlatıyor… Bir zorlukla karşılaştınız; tüm özgüveninizi kaybettiniz ve “artık ben uçamıyorum…” demeye başladınız. Peşinizde “sizi kovalayan adam” misali koşturan bir zorluk var. Ardından çabalamanıza, kanat çırpmanıza rağmen karşınıza çıkan kamyon misali üzerinize üzerinize gelen başka zorluklar da var… Bu durumda yapmanız gereken hikayemizdeki martı gibi yılmamak, kanat çırpmaya, çabalamaya devam etmektir.

Tıpkı; külfetsiz nimet, zahmetsiz rahmet veya emeksiz yemek olmaz atasözlerimizdeki gibi; her kazanç, her başarı, her mücadele emek ister. Bu sebeple çalışmak, güçlüklerle mücadele etmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. İnsan; amacına, mutluluğa veya başarıya ulaşmak için “kanat çırpmalı”, azimle çalışmalı, kararlı, sabırlı ve güçlü olmalıdır… Olabilmelidir.

Başarıya ulaşmak için de inanç en öncelikli unsurdur… Fil İpini hiç duydunuz mu?

Uzakdoğu’yu ziyaret eden bir turist hayvanat bahçesine gider… Fillerin olduğu bölüme geldiğinde ilginç bir manzara ile karşılaşır: Filler ne kafesteydi ne de onları bağlayan zincirleri vardı.

Zincirsiz oldukları halde o heybetli filleri kaçmaktan alıkoyan tek bağ; bacaklarından birine bağlı olan bir ipti. Gezgin ilgisini çeken bu durumun sebebini öğrenmek için oradaki bir fil eğitmenine, fillerin neden orada öylece durduklarını ve neden hiç kaçmaya çalışmadıklarını sorar.

Fil eğitmeni şöyle cevap verir:

“Onlar çok küçükken filleri bağlamak için aynı ebatta ip kullanırız ve bu ip o yaşta filleri tutmak için yeterli olur. Büyüdükçe ayrılamayacaklarına, ayaklarını kurtaramayacaklarına şartlanırlar. İpin kendilerini hâlâ tutabileceğine inanırlar ve bu yüzden asla kurtulmaya çalışmazlar.” (Öğrenilmiş çaresizlik)

İşte asıl mesele ben yapamam, biz yapamayız, bizden olmaz, başaramayız duvarlarını yıkabilmek ve ayaklarımıza dolanan iplere aldanmadan adım atabilme cesaretini göstermektir.

Hedefe ulaşmaya çalışırken, mücadele ederken başlangıç aşamaları hep çok zordur. İlk başladığın zaman o mücadele insanı çok zorlar. Bir nokta var, her mücadelede aşılması gereken bir eşik var. Ama o eşik öyle bir eşik ki, birçok insan o eşiğe gelemeden mücadelenin her aşaması bu kadar zor geçecek zanneder. İşte bu düşünceden dolayı dayanamayacağını düşünür ve çabalamaktan vazgeçer. Asıl mesele burada: Vazgeçmemekte…

Değerli dostlarım, özellikle de genç kardeşlerim: Kendinize güvenin, yere düştüm artık uçamam, yükselemem demeyin. Her şey “bir kanat çırpmaya” bakıyor. Ayağa kalkın, kendinize inanın ve yükselin…

Kalın sağlıcakla…

TÜKETİM HASTALIĞI ve İLACI: ÜRETMEK

Günümüz dünyasında yaşama bakışınızı belirleyen iki önemli nokta; “üreten” veya “tüketen” olmak. Bu iki kavram devletlerin de insanların da karakterini özetleyen iki ayrı kelime.

1920’lerde savaştan çıkan Türkiye doğal olarak üreten bir ülke olmaktan çok uzaktaydı. Savaşın ağır yükünün atılması ve yaraların sarılması uzun süre aldı. Ancak bu “toparlanma” dönemi hiçbir zaman bitmedi, bitirilemedi. Ülkemiz sanayi hamlesini darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, dışa bağımlı ekonomi, ihanetler ve ekonomik krizler yüzünden uzun yıllar maalesef gerçekleştiremedi. Bunun yanında Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre, Nuri Killigil gibi yerli müteşebbislerin önü kesildi, küstürüldü. Bu sadece kişilerle mi sınırlıydı; tabi ki hayır. Devrim Otomobili gibi bir proje dahi rafa kaldırılmış ve Türk Milletinin omuzlarına “biz yapamayız” yaftası bir kez daha yüklenmiştir.

Türkiye 1980’lerde Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini üretmekle, kibrit üretmekle övünen bir ülkeydi.

Halen devam etmekte olan yoğun mücadelelere, perde arkası savaşlara rağmen bugün Türkiye elektrikli otomobil ve İHA/SİHA/İnsansız Muharip Uçak gibi yüksek teknoloji ürünlerini üreten bir noktaya geldi.

“Biz yapamayız abi, adamlar yapıyor, Türk’ün aklı ancak bu kadar” gibi ön yenilgiyi kabul eden, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, üretmeyen bu tüketim zihniyetinin yerini; “biz de yaparız, en iyisini üretiriz” diyen özgüveni yerinde bir inanmışlık aldı. Bu tüketim zihniyeti yıllarca yalnızca yediğini, içtiğini, kullandığını tüketmedi; bir milletin hayallerini, inanç ve umutlarını da tüketti.

İşin ülke ve devlet boyutunu aşıp insan ilişkilerinde üretim ve tüketimi ele alacak olursak burada da tüketenin çevresindekilere ne denli zarar verdiğini görmemiz gerekir. Sevgiyi, sanatı, doğayı, insanlığı, güzel bir fikri, inançları ve dahi tüm güzel duyguları tüketen; her ortaya çıkanı, yapılanı eleştiren insanlar kendilerini de çevrelerini de huzursuz eder. Oysa üretmek ruhun gıdasıdır: Çok daha zor ve yorucu olsa da üretmek insanı daha başarılı ve mutlu yapar. Örneğin ilkokulda 35×50 resim defterlerimize yaptığımız resimleri hatırlayalım; bir Picasso değildik ama hepimiz ürettiğimizden, ortaya çıkardığımızdan mutlu olurduk. Bu konuyla ilgili güzel bir hikâye geldi aklıma:

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. ” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi unutma” diye de ilave etmiş.

Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını tembihlemiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış, üretmemiş insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde ise onlardan müspet, yapıcı, üretken olmalarını istedin. Ancak buna cesaret edemediler.”

Yapıcı ve/veya üretken olmak eğitim, birikim, bilgi ve deneyim gerektirir. Tüketen olmak için ise yalnızca “tüketim” motivasyonu yeterlidir. Unutmayalım insan bu dünyaya bir iz bıraktığında, güzel bir hatıra, güzel bir söz, güzel bir davranış, güzel-faydalı bir eser bıraktığında hayat gayesini tamamlamış olur. Bunun için de önce inanmak ve hayal etmek gerekir.

Son söz: Hayal kuruyorsanız büyük hayaller kurun. Nasıl olsa hayal kurmanın maliyeti yok.

Kalın sağlıcakla…

Üniversiteler Onlarla Özgürleşecek(!)

Şimdi aşağıya attığım videoyu dikkatle izlemenizi istiyorum… Geçtiğimiz Kutlu Doğum Haftası münasebeti ile Anadolu Gençlik Derneği mensubu bir gurup insan kampüste gül dağıtıyor görüntülerde. Siyasi bir söylemleri yok, şiddet içerikleri yok sadece ama sadece “gül” dağıtıyorlar. Sonra bir gurup çıkıyor “üniversiteler bizimdir” diyor… Siz kimsiniz, bu üniversitelerin mülkiyetini kim size verdi gibi sorular takılıyor insanın aklına. İşte üniversitelerde bu tarz guruplar sebebiyle “biz” olmayı öğrenemediğimiz için böyle kargaşalara gebe üniversite kampüsleri.
Videodaki diğer bir trajikomik durum ise protestocu guruptan bir kişinin “üniversiteler bizimle özgürleşecek” diye slogan atmaya başlaması. Şimdi bu noktada iki mantık hatası var. İlki madem üniversiteler “sizin” o zaman niçin özgür değil de gelecek eki ile “özgürleşecek” diyorsun? İkincisi ise bu sloganı atarken yaptıkları eylem açık ve kasıtlı olarak “başkasının özgürlüğünü kısıtlamaktır.” 
Benim iki gurupla da bir bağım olmadığını bizzat beni tanıyanlar bilir ancak vuku bulan olayın trajikomikliğine dikkat çekmek istedim.
Son olarak:
Ne zaman ki “Üniversiteler Bizimdir” gibi bir söylem yerine “Üniversiteler Hepimizin” gibi bir söylem getirirsek o zaman bu gençlik “olmuş” demektir.

Necip Fazıldan bir alıntı:

Siz hiçbir sarrafın bağırdığını duydunuz mu?
Kıymetli malı olanlar bağırmaz.
Domatesçi biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.

Mezun Olmak ve Geride Kalanlar

Görsel

Geçtiğimiz gün diplomam geçti elime. Çıktı dediler gittim aldım. Hani hep deriz ya 5 yılın karşılığı bir kağıt parçası diye; ele geçince hakikatten öyle oluyor. Pek anlamı olmayan bir şey. Zira o diploma sizi anlamlandırmıyor siz o kağıt parçasını anlamlandırıyorsunuz. Geçtiğimiz haftalarda başladığım işimde kimse bana diplomamı, diploma notumu sormadı. İletişim, çevre kontakları, referanslar, önceki projelerim, dil yeterliliğim gibi konular hakkında konuştuk. O zaman bir kere daha anladım “diplomanın” anlamsızlığını…

Diplomayı elime alınca içimden bir şey daha geçti. İncelediğimde üstünde mezuniyet notu gibi bir ibare yoktu; oysa benim beklediğim dev gibi diploma ortalaması yazmasıydı. Çünkü üniversitede, fakültede, bölümde bazıları bu “notu” öyle bir anlamlandırmıştı ki bizim de gözümüzde yücelmişti bu “ortalama”.

Sonuç olarak geride kalan; yaşananlar, dostluklar, paylaşılanlar, hüzünler, sevinçler…
Demek ki 2 puan yüksek alacağım, birinin önüne geçeceğim, BA değil AA alacağım gibi kaygılar, yarışlar anlamsızmış. Bunu şuan daha iyi görebiliyorum.

Bu tarz arkadaşlara da çok üzülüyorum şimdi şimdi. Geride ne bir dostluk ne bir kardeşlik ne bir arkadaşlık bıraktılar. Ellerinde kalan “üzerinde not ortalamaları bile yazmayan” bir “kağıt parçası”. Onu da çerçeveletip duvara asabilirler…

Eskişehirden herkese selamlar. Kalın sağlıcakla… 🙂