Devletler Hafızaları Kadar Yaşar

Bazı görüntüler vardır; birkaç dakika sürer ama yüzyılları aynı karede buluşturur.

Geçtiğimiz hafta ülkemizde gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin açılış töreni bana tam olarak bunu düşündürdü.

Dünyanın en güçlü askerî ittifakının liderleri Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne doğru ilerlerken onları ilk karşılayan şey diplomatik bir konuşma değildi… Önce mehterin sesi yükseldi: Ardından Türk Devletlerinin farklı yüzyıllarını temsil eden tarihî üniformalar…

1949 yılında kurulan NATO’nun liderleri, kökleri 14. yüzyıla uzanan dünyanın en eski askerî bandolarından biri olan mehterin ritmi eşliğinde yürüyordu.

İşte o an, sıradan bir karşılama töreni olmaktan çıktı; tarih konuşmaya başladı. Çünkü büyük devletler yalnızca bugünü temsil etmez, geçmişlerini de temsil eder.

Devlet dediğimiz yapı yalnızca anayasal metinlerden, kurum binalarından ya da diplomatik protokollerden ibaret değildir. Devlet aynı zamanda hafızadır.

Asırlar boyunca biriken tecrübenin, sembollerin ve temsil biçimlerinin bugüne taşınabilmesidir.

Bu yüzden köklü devletler geçmişlerini vitrinlerde sergilemez: Onu yaşatır. Çünkü bilirler ki hafızasını kaybeden toplum, yönünü de zamanla kaybeder. Devlet aklı dediğimiz şey de tam olarak budur. Bir neslin değil, yüzyılların biriktirdiği tecrübenin bugüne taşınabilme kabiliyeti…

Mehter bu hafızanın en güçlü seslerinden biridir.

Osmanlı orduları Belgrad’a, Rodos’a, Mohaç’a, Viyana önlerine ilerlerken düşmanın ilk karşılaştığı şey çoğu zaman ordunun kendisi değildi. Önce köslerin tok sesi yükselirdi ardından zurnaların keskin nefesi… Sonra ziller…

Mehter yalnızca yürüyen bir orduya eşlik etmiyordu. Ordunun bir parçasıydı. Bugün psikolojik harp dediğimiz anlayışın yüzyıllar önceki karşılığıydı.

Öyle bir kudreti vardı ki ritim, disiplin, moral ve caydırıcılık tek bir musikide birleşiyordu.

Mehter, savaşı anlatmıyordu. Daha savaş başlamadan bir devletin geldiğini hissettiriyordu.

İşte bu yüzden Avrupa orduları, Osmanlı ile karşılaştıkça mehterin davullarını, köslerini, zillerini ve “Türk usulü” olarak anılan ritmik yapısını kendi askerî bandolarına taşımaya başladı. Bu etki zamanla kışlaların dışına çıktı.

Mozart’ın, Haydn’ın, Beethoven’ın ve bir çok batılı müzisyenin eserlerine kadar ulaştı.

Yüzyıllar önce savaş meydanlarında yankılanan o güçlü ritim, bugün dünyanın en saygın konser salonlarında, senfoni orkestralarında ve caz topluluklarında yaşamaya devam ediyor. Belki dinleyenlerin çoğu bunun farkında bile değil.

Tarih bazen şehirleri fetheder, bazen de kulakları.

Bu yüzden Ankara’daki NATO Zirvesi’ni yalnızca diplomatik bir toplantı olarak görmemek gerekir. Masada konuşulan başlıklar elbette önemliydi fakat masaya giden yol da en az o kadar anlam taşıyordu.

Diplomasi yalnızca bugünün meselelerini müzakere etmek değildir. Diplomasi aynı zamanda devletlerin hafızasını temsil etme sanatıdır.

Cumhuriyet’in diplomasi dili ile Selçuklu’dan Osmanlı’ya, Osmanlı’dan bugüne taşınan devlet tecrübesi aynı kökün farklı dallarıdır. Biçimler değişebilir, kurumlar dönüşebilir, dünya yeniden şekillenebilir fakat devlet aklı ve kurumsal hafıza süreklilik içinde anlam kazanır.

Geçmiş, bugünün önünde duran bir engel değildir aksine bugünü anlamlandıran en güçlü referanslardan biridir.

Belki de tören boyunca zihnimde dolaşan en güçlü düşünce şuydu:

Bir zamanlar nasıl bir medeniyet kurulmuştu ki; ordusunun ritmi Avrupa’nın askerî bandolarını etkiledi, mehterin sesi klasik Batı müziğine kadar ulaştı…

Nihayetinde de yüzyıllar boyunca oluşagelen devlet geleneği bugün uluslararası diplomasinin en önemli zirvelerinden birinde hâlâ kendini en net şekliyle seslendirip, ifade edebiliyor.

İşte kök dediğimiz şey tam olarak budur… Kök, geride bırakılmış bir hatıra değildir. Bugünü besleyen, yarını ayakta tutan görünmez bir kuvvettir.

Büyük devletlerin gücü yalnızca ordularından, ekonomilerinden ya da diplomatik kabiliyetlerinden gelmez. Asıl güç: Zamanı yönetebilme kudretidir. Geçmişi bugüne taşıyabilmek; bugünü de geleceğe emanet edebilmek…

Çünkü köklü milletler geçmişlerini yalnızca hatırlamaz. Onu bugünün diliyle yeniden konuştururlar.

Sırtını Dönenler, Aynaya Bakmayanlar

Dün Gaziantep’te yaşanan küçük bir an, büyük bir zihniyetin izini taşıyordu.

23 Nisan kutlamalarında bir okuldan kıymetli evlatlarımız özenerek hazırlanmış ve mehter marşlarını seslendiriyordu.

Çocuklar, kendi kültürlerinden süzülen bir ezgiyi seslendirirken, bazı yetişkinler (!) onlara sırtını çevirmeyi tercih etti. Görüntü kısa sürdü fakat bıraktığı iz, uzun süredir biriken bir mesafenin işaretiydi.

Şimdi burada mesele bir müzik türü, bir ritim ya da bir tören formatı değil. Mesele, bu toprakların değerleriyle kurulan ilişki.

Şunu hepimiz biliyoruz ki; aynı kişiler, başka coğrafyalara ait bir ezgi çalındığında daha rahat, daha uyumlu ve daha istekli bir tavır sergiler. Orada sirtaki çalsa alkış tutar, eşlik eder, tabak kırarlar…

Yabancı olanla kurulan yakınlık, yerli olana karşı mesafe ile dengeleniyor. Bu tutum, toplumla araya konulan mesafeyi derinleştiriyor.

Birçok sohbetimde, yazımda yer verdiğim merhum Cemil Meriç’in yıllar önce yazdığı satırlar, bugün hâlâ güncelliğini koruyor:

“Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.”

İnsanın ait olduğu topluma karşı geliştirdiği mesafe, çoğu zaman kendi iç dünyasında çözemediği bir gerilimin dışa yansımasıdır.

Bir toplumun değerleriyle kurulan bağ zayıfladığında, temsil iddiası da zayıflar.

Çünkü temsil, yalnızca fikir üretmekle kurulmaz; o fikrin hangi zemine yaslandığıyla anlam kazanır.

Topluma temas etmeyen bir dil, karşılık bulmakta zorlanır. Değerlerle kurulan ilişki kopuk olduğunda, siyaset bir karşılık arayışına dönüşür.

Kültürle kurulan mesafe, zamanla yalnızca estetik bir tercihe indirgenmez; bir kimlik meselesine dönüşür. Kendi tarihine ve birikimine dışarıdan bakan bir zihin, ait olduğu toplumu anlamakta zorlanır. Bu zorluk, zamanla eleştiri sınırını aşar ve bir yabancılaşma biçimine evrilir. Yabancılaşma derinleştikçe, toplum ile kurulan bağ yalnızca zayıflamaz; anlamını da yitirir.

Bu noktada ortaya çıkan tablo, bir fikir tartışmasından çok bir yön meselesidir. Bir toplumla aynı dili konuşmak yetmez o toplumun hissettiğini hissedebilmek gerekir. Çünkü mesafe yalnızca sözlerle kapanmaz.

Çocukların sahnede sergilediği bir performans karşısında takınılan tavır aslında geleceğe dair bir mesaj taşır.

Orada sırtını dönen bir yetişkin, yalnızca bir performansa değil, bir aidiyet duygusuna ve bu ülkenin geleceği olan evlatlarına da mesafe koyar. Bu mesafe büyüdüğünde, toplum ile temsil arasındaki bağ incelir.

Toplumla bağ kurmadan onu dönüştürme iddiası taşıyan her yaklaşım, zamanla kendi içine kapanır. Çünkü halkın duygusunu anlamayan bir akıl, kendi doğrularını çoğaltır ama hiçbir gerçek karşılık bulamaz.

Siyaset, yalnızca akılla kurulan bir alan değildir; aynı zamanda hafızayla ve en önemlisi duygu ile temas gerektirir. Toplumun hafızasına değmeyen bir söylem, ne kadar güçlü görünürse görünsün kalıcı bir etki üretemez.

Çünkü insan yalnızca ikna edilmez; aynı zamanda bağ da kurmak ister.

Bu yüzden mesele yalnızca bir törende yaşanan bir tavır değildir. Mesele, bir zihniyetin kendini konumlandırdığı yerdir.

Bu topraklarda siyaset, topluma rağmen değil, toplumla birlikte anlam kazanır. Toplumun değerleriyle kurulan bağ, yalnızca geçmişe ait bir hatıra değil; geleceği kuran temel unsurdur.

Bir toplumun değerlerine sırtını dönenler, aslında bindiği dalı kesen kişi misali kendi ayak bastıkları zemini de kaçınılmaz olarak zayıflatır…