İngilizce: Understanding…
Arapça: Vakafe…
Almanca: Verstehen…
Yunanca: Episteme…
Hepsi farklı dillerde “anlamak” demek.
Farklı diller, farklı coğrafyalar, farklı zihin dünyaları ama hepsi aynı kelimeden kök alır: Durmak. (standing, vakafe, stehen, stasi)
Farklı dillerde “anlamak” fiilinin kökünde durmak anlamının bulunması tesadüf değildir. Bu ortaklık, insanın hakikate yaklaşma biçimine dair evrensel bir işarettir.
Dil yalnızca bir iletişim aracı değildir aynı zamanda bir düşünme biçimidir. Dillerin birbirinden habersiz şekilde aynı köke yönelmesi, anlamanın özünde bir yavaşlama, bir yoğunlaşma ve bir temas hâli gerektirdiğini gösterir. İnsan durduğu ölçüde yüzeyden derine iner, gördüğünü çözmeye başlar. Bu yüzden anlam, hareketin içinde değil; hareketin durduğu, zihnin kendine döndüğü o eşikte belirir.
Çünkü durmak, yalnızca fiziksel bir eylem değildir. Durmak; zihnin akışını kesmek, alışkanlıkların hızını yavaşlatmak ve iç dünyaya doğru bir kapı aralamaktır.
Bugünün insanı her şeyi hızla tüketirken, anlamın neden yüzeyde kaldığını fark etmiyor. Bilgi çoğalıyor, temas artıyor, içerik genişliyor ama derinlik yerinde sayıyor.
Çünkü durmadan bakılan hiçbir şey görülmez, üzerine düşünmeden edinilen hiçbir bilgi yerleşmez, uygulamaya dökülmeyen hiçbir fikir insana ait hâle gelmez.
Anlamak, üç aşamalı bir yolculuktur:
Durmak. Düşünmek. Uygulamak.
Durmak, gürültüyü susturur.
Düşünmek, görüleni anlamlandırır.
Uygulamak ise anlamı hayata yerleştirir.
Bu üçü birbirinden koparıldığında, ortaya eksik bir insan çıkar. Sürekli hareket eden ama yönü belirsiz: Çok şey bilen ama az şey yaşayan…Düşünen ama yaşama nüfuz edemeyen…
Oysa gerçek kavrayış, insanın kendi içinden geçer. Bir fikri anlamak, onu tekrar etmekle tamamlanmaz. Onu kendi hayatında sınamak, taşımak ve dönüştürmek gerekir.
Bu yüzden bazı insanlar az konuşur ama derin iz bırakır. Bazıları çok şey anlatır ama hiçbir derinlik sunmaz.
Fark, kelimelerde değil; duraklarda ortaya çıkar. Her duruş, insanın kendine verdiği bir fırsattır. Ne gördüğünü, neyi kaçırdığını, neyin peşinden gittiğini fark etme fırsatı…
Durabilen insan, düşünmeye başlar. Düşünebilen insan, seçmeye başlar. Seçebilen insan ise yönünü bulur ve yönünü bulan biri için artık mesele bilgi toplamak değildir. Mesele, öğrendiğini hayatına katabilmektir.
Belki de bu yüzden bütün diller, bütün kavramlar, bütün kökler aynı yere çıkar: İnsan, durabildiği kadar anlar ve anladığı kadar yaşar.
