İnsan En Çok Neyi Susturur?

Yaşadığımız çağda ses hiç eksilmiyor.

Ekranlar konuşuyor, kalabalıklar konuşuyor, gündem konuşuyor… Her şey sürekli bir şey söylüyor.

Fakat bütün bu seslerin arasında en çok kaybolan şey, insanın kendi içinden yükselen o ince sestir.

Kişi, dışarıdaki gürültüye alıştıkça, içindeki sessizliği taşımakta zorlanır. O sessizlikte karşısına çıkan şey çoğu zaman rahatsız edicidir. Çünkü insan orada kendisiyle karşılaşır.

Bir kararın eşiğinde duran tereddüt, bir davranışın ardından gelen huzursuzluk, bir cümlenin söylenmeden önce içte bıraktığı iz…

Bunlar, bastırıldığında kaybolmaz. Sadece daha derine çekilir.

Antik Yunan’da Sokrates, içinde sürekli konuşan bir sesten bahseder. O sese “daimonion” der.

Bu ses ona ne yapması gerektiğini söylemez. Yalnızca bazı anlarda onu durdurur, geri çeker, uyarır.

Sokrates bu sesi bir engel olarak görmez. Onu, insanın kendini kaybetmemesi için bir hatırlatıcı olarak kabul eder.

İslami düşünce geleneğinde de insanın iç dünyasında benzer bir merkezden söz edilir.

Âlimler buna “vicdan” der; insanın hak ile batılı ayırt edebildiği, doğruyu sezebildiği içsel bir ölçü…

Bu ölçü, yalnızca bilgiyle oluşmaz; kalbin berraklığıyla güçlenir. İmam Gazâlî, insanın hakikati sadece akılla değil, arınmış bir kalple idrak edebileceğini söyler. Bu yüzden vicdan, insana sürekli yönünü hatırlatan bir pusula gibidir.

İnsan o pusulaya kulak verdiğinde yönünü kaybetmez. Onu susturduğunda ise dış dünyanın bütün işaretleri anlamını yitirir.

Zaman değişti, hayat hızlandı, dünya genişledi; bu mekanizma hiç değişmedi fakat bugün bu ses daha az duyulur hâle geldi.

İnsan artık içinden gelen uyarıyı fark etmekte zorlanıyor çünkü dikkatini sürekli dışarıya yönelten bir düzenin içinde yaşıyor. Bildirimler, akışlar, gündemler, hız…

Bu dönüşüm içerisinde kişi bir süre sonra kendi içindeki sesi bastırmayı öğrenir. Bunu bilinçli bir tercihle yapmaz. Yavaş yavaş olur.

Önce bir rahatsızlığı görmezden gelir, sonra bir iç uyarıyı erteler, ardından o sesi duymamaya başlar. Bir noktadan sonra, o ses hâlâ var olmasına rağmen ulaşılmaz hâle gelir.

İşte kişi en çok burada yanılır. Kendi içinde sessizlik olduğunu zanneder. Oysa sessizlik değil duyulmayan bir ses vardır.

Bu fark, insanın yönünü belirler.

Günümüzde daha fazla bilgiye, daha fazla fikre, daha fazla yoruma maruz kalıyoruz fakat bütün bu yoğunluk içinde kendi içindeki ölçüyü kaybedenlerin sayısı artıyor.

İnsan dış dünyayı anlamaya çalışırken, iç dünyasının pusulasını ihmal ediyor. Bu yüzden kararlar çoğalıyor ama yön netleşmiyor.

Tarih boyunca yalnız kalan düşünürlerin, sürgünde yazan insanların, inzivaya çekilenlerin ortak bir tarafı vardır: Kendi içlerindeki sesi duymayı tercih etmişlerdir.

Bu tercih kolay değildir çünkü kişi kendiyle baş başa kaldığında, dış dünyadan daha zor bir alanla karşılaşır. Fakat orada elde edilen şey, dışarıda bulunabilecek hiçbir şeye benzemez: Yön.

Bugün insanın en büyük ihtiyacı belki de içindeki sesi yeniden fark edebilme becerisidir. Bu ses çoğu zaman yüksek değildir. Israrcı da değildir fakat insan ona kulak verdiğinde, bütün karmaşanın içinde sade bir hat çizer.

İnsan hayatı boyunca birçok şeyi bastırır. Korkularını, pişmanlıklarını, isteklerini… Ama en çok susturduğu şey, kendisini kaybetmemesi için var olan o iç sestir.

Kişi yönünü çoğu zaman yanlış kararlar yüzünden kaybetmez: içinden gelen uyarıları duymamayı öğrendiği an, yol yavaş yavaş belirsizleşir. Önce içinde bir şey susar sonra o sessizliğe alışır; zamanla da o sesi hiç duymamış gibi yaşamaya başlar.

İşte o an, dış dünyayla kurduğu bütün bağlar yerinde dursa bile, kendiyle kurduğu bağ kopmuştur…

Ve insan, en çok kendiyle konuşamadığında kaybolur.

Kendi sesinizi duyabilmeniz dileğiyle…

Bir Medeniyet Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

Toplumların en büyük krizleri çoğu zaman görünen değildir.

Savaşlar, ekonomik buhranlar ya da siyasi çalkantılar yalnızca yüzeydeki sarsıntılardır. Asıl kırılma, insanların dünyayı anlamlandırma biçimi değiştiğinde başlar.

Bir toplum kendisini nasıl gördüğünü, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü unuttuğunda, o toplumun yaşadığı dönüşüm artık bir değişim değil yabancılaşmadır.

Bu yabancılaşma çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsanlar yeni fikirlere, yeni kurumlara ve yeni alışkanlıklara yönelirken bunu ilerleme olarak görürler.

Değişim çoğu zaman heyecan verici bir imkân gibi görünür. Fakat zaman içinde şu soru ortaya çıkar: Bu değişim insanı kendi kökleriyle daha güçlü bir bağ kurmaya mı götürüyor, yoksa onu kendi tarihinden ve hafızasından uzaklaştırıyor mu?

İşte bir medeniyetin en hassas sınavı tam da burada başlar.

Tarih bu sorunun en çarpıcı örneklerinden birini 19. yüzyıl Osmanlı’sında gösterir. İmparatorluk askeri ve siyasi baskılar altında yeni bir düzen arayışına girmişti. Avrupa devletleri güçlenmiş, teknolojik ve idari dönüşümler hız kazanmıştı. Osmanlı aydınları bu değişimi dikkatle izliyor ve şu sorunun etrafında yoğun bir tartışma yürütüyordu: Batı’nın gücünün kaynağı nedir?

Bu soruya verilen cevaplar farklıydı.

Bazı düşünürler Avrupa’nın teknik ve idari kurumlarını örnek almanın yeterli olacağını düşünürken bazıları da meselenin yalnızca kurum meselesi olmadığını, daha derinde bir zihniyet dönüşümü gerektiğini savunuyordu. Tanzimat döneminin tartışmaları yalnızca reform tartışmaları değildi aslında bir medeniyet tartışmasıydı.

Bir toplum kendisini dönüştürmeye çalışırken şu soruyla yüzleşir: Başkasından öğrenmek ile başkasına benzemek arasındaki sınır nerede başlar?

Bu sınır çoğu zaman kolay çizilmez.

Medeniyetler tarihiyle ilgilenen birçok düşünür bu meselenin yalnızca Osmanlı’ya özgü olmadığını vurgular. Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişini incelerken toplumların karşılaştıkları meydan okumalar karşısında verdikleri cevapların belirleyici olduğunu söyler.

Bir toplum yeni şartlara yaratıcı bir cevap verebildiğinde güçlenir fakat bu cevap taklitten ibaret kaldığında özgün enerjisini kaybetmeye başlar.

Taklit, ilk bakışta kolay bir yol gibi görünür çünkü hazır bir modeli uygulamak, yeni bir model üretmekten çok daha zahmetsizdir. Fakat uzun vadede bu durum başka bir sorunu doğurur: Toplum kendi düşünme yeteneğini yavaş yavaş dışarıya devretmeye başlar… Bir süre sonra da sorunlarına kendi kavramlarıyla cevap veremez hâle gelir.

Sorunlarını başkalarının yaklaşımıyla, bakışıyla ve zihniyetiyle değerlendiren bir yapı; onları doğru biçimde algılayamaz, tanımlayamaz ve çözemez. Aksine meseleler zamanla daha karmaşık hâle gelir, çözüm üretme kabiliyeti zayıflar ve sorunlar adeta toplumsal bir çıkmaza dönüşür.

Şüphesiz ki bir medeniyetin gücü yalnızca şehirlerinin büyüklüğüyle ya da kurumlarının sayısıyla ölçülmez. Asıl güç, o medeniyetin insanlarının dünyayı nasıl yorumladığında saklıdır. Bir toplum kendi ritmini, tarihini, değerlerini ve düşünce geleneğini canlı tutabiliyorsa değişim onu zayıflatmaz aksine, değişim, o toplum için yeni bir üretim alanına dönüşür.

Fakat hafıza zayıfladığında değişim yönsüzleşir. İnsanlar yeni olanı öğrenir, fakat eski olanı anlamaz. Yeni kavramlar hayatın içine girer, fakat bu kavramlar yerel düşünce dünyasıyla bağ kuramaz. Bu durumda toplum iki ayrı dünyanın arasında kalır: geçmişin dili ile bugünün dili birbirini duyamaz hâle gelir. Yabancılaşma çoğu zaman bu sessiz kopuşla büyür.

Oysa tarih bizlere başka bir yolu da gösterir: Bir toplum kökleriyle güçlü bir ilişki kurabildiğinde, dış dünyadan gelen fikirleri yalnızca taklit etmez; onları yeniden yorumlar. Kendi kültürel zemini içinde yeni bir sentez üretir. Konuya bu hassasiyetle yaklaşanlar değişimin içinde yönlerini kaybetmezler.

Çünkü yön yalnızca bilgiyle bulunmaz. Yön, hafızayla bulunur.

Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın meşhur pergel metaforu son derece anlamlıdır.

Mevlânâ, insanın ve toplumların dünyayla kuracağı ilişkiyi bir pergele benzetir: Pergelin sabit ayağı kendi medeniyetine, kültürüne ve inanç dünyasına basar; hareketli ayağı ise dünyayı dolaşır. Sabit ayak kökleri temsil eder, hareketli ayak ise ufku… İşte bu denge kurulabildiğinde insan hem kendisi olarak kalır hem de dünyayı tanıyabilir.

Pergelin sabit ayağını kendi medeniyetinde ve kültüründe sağlam biçimde sabitleyen bir toplum, hareketli ayağıyla dünyayı dolaşabilir, farklı düşünceleri tanıyabilir, farklı medeniyetlerle temas kurabilir.

Kökleri olmayanlar ise bir okuma, derinlik üretemez. Köksüz bir düşünce yön bulamaz; benlikten ve kimlikten yoksun bir zihniyet ise yalnızca taklit üretir.

Bu yüzden gerçek entelektüel ve münevver; dünyayı dolaşabilen fakat merkezini kaybetmeyen kişidir. Kendi medeniyetine yabancılaşmadan dünyayı okuyabilen bir düşünce, ancak o zaman sahici bir üretim ortaya koyabilir.

Belki de bu yüzden bir medeniyetin en önemli meselesi ilerlemek değildir; kendisi olarak ilerleyebilmektir. Dünya değişir, fikirler dönüşür, teknolojiler gelişir… Bu değişim insanlık tarihinin doğal akışıdır. Asıl mesele değişim karşısında kimliğin ayakta kalıp kalamayacağıdır.

İnsan kültürel omurgasını koruyabildiğinde yeni fikirlere kapılarını güvenle açabilir. Fakat o omurga zayıfladığında her yeni fikir, kişiyi biraz daha yaralar, yönsüz bırakır.

Zamanla insanlar geçmişlerini yalnızca bir hatıra olarak görmeye başlar. Oysa geçmiş yalnızca hatırlanacak bir şey değildir. Geçmiş, bir toplumun geleceği nasıl kuracağını belirleyen en derin hafızadır.

Nihayetinde bir medeniyet, kendini hatırlayabildiği sürece güçlü ve ayakta kalır.

Büyük Yıkımlar Bir Anda Olmaz…

Bazı yıkımlar savaş meydanlarında başlamaz…Bir armağan gibi kapıdan içeri girer.

Tarihin en çarpıcı yanılgılarından biri, büyük yıkımların büyük gürültülerle başladığını sanmaktır.

İnsan zihni kırılma anlarını sever; savaşları, devrimleri, düşen şehirleri… Oysa tarih çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Büyük çöküşler ani patlamalarla değil, yavaş dönüşümlerle olgunlaşır. İnsanlar son sahneyi hatırlar ancak o sahneye gelinceye kadar yaşanan küçük değişimleri çoğu zaman fark etmez.

Bir toplum yıkılmadan önce uzun süre boyunca değişir ve bu değişim çoğu zaman insanların alışkanlıklarında başlar.

Antik dünyanın en bilinen anlatılarından biri olan Truva hikâyesi bu gerçeği sembolik biçimde anlatır.

Antik Yunan şairi Homeros’un İlyada destanında yer alan ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bu hikayeyi metaforik olarak ele alalım…

Akhalar 10 yıl boyunca Truva şehrini kuşatmış fakat kalın surları aşamamıştı. Şehir askeri bakımdan güçlüydü, savunması sağlamdı, kapıları kapalıydı.

Akhalar şehrin kapısına devasa bir tahta at bıraktı ve geri çekildi.

Truvalılar gördükleri bu atı bir zafer hatırası olarak kabul ederek şehrin en merkezi noktasına yerleştirdiler. Gece olduğunda ise atın içinde hazır bulunan askerler kapıları açtı ve şehir adeta içeriden ele geçirildi.

Truva’nın surları yıkılmamıştı, şehrin kapıları içeriden açılmıştı.

Bu hikâye yalnızca askeri bir hileyi anlatmaz. Toplumların yaşadığı dönüşümleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Büyük değişimler çoğu zaman saldırı olarak görünmez. Çoğu zaman bir armağan gibi gelir. Zararsız hatta cazip görünen yenilikler zamanla alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar zihniyeti dönüştürür, zihniyet değiştiğinde de toplum artık eski toplum değildir.

İbn Haldun devletlerin kaderini incelerken bu sürecin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Ona göre toplumlar güçlü bir dayanışma ruhuyla yükselir. Zor şartlar insanları birbirine yaklaştırır, ortak amaçlar etrafında birleştirir. Bu dayanışma toplumun karakterini ve de kaderini şekillendirir.

Zaman geçtikçe refah artar. Mücadele yerini rahatlığa bırakır. Yeni nesiller önceki kuşakların hangi fedakârlıklarla bir düzen kurduğunu bilmez hâle gelir. Hatır ve de hatırlama zayıflar, ‘alışkanlıklar(!)’ güçlenir, bireysellik ön plana çıkar. Kadim değerler adeta yok olur…

Toplumların iç direnci işte bu noktada incelmeye başlar.

Modern çağ bu süreci daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel iletişim ağları sayesinde fikirler, alışkanlıklar ve hayat tarzları dünyanın bir ucundan diğerine hızla taşınmaktadır. Bu hız yeni imkânlar üretir ama aynı zamanda zihniyet dönüşümlerini de görünmez hâle getirir. Bir nesil içinde dahi düşünme biçimleri değişebilir, değerler yeniden tanımlanabilir, toplumsal hafıza incelmeye başlayabilir.

Büyük dönüşümler çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez fakat her gün küçük bir adım atılır ve bu adımlar zamanla ‘yeni bir dünyanın’ kapısını açar.

Toplumları güçlü kılan şey yalnızca kurumları değildir. Asıl güç, o kurumların arkasındaki anlam dünyasından doğar. İnsanların neye değer verdiği, neyi korumaya çalıştığı ve hangi amaç(lar) etrafında birleştiği, bir medeniyetin asıl temelini oluşturur.

Bu temel sarsıldığında belki şehirler ayakta kalabilir, ekonomik hayat sürebilir, teknoloji gelişebilir ancak toplumun iç direnci zayıflar. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca maddi bir düzen değildir; ortak bir anlam dünyasıdır.

Anlam dünyası değiştiğinde medeniyet de değişir.

Truva miti bu yüzden hâlâ güçlü bir hatırlatmadır. Toplumlar genellikle tehlikeyi dışarıda arar. Oysa tarihin en büyük dönüşümleri çoğu zaman kapıdan içeri sessizce girer. Tıpkı bir armağan gibi! İnsanlar onu tanıdığında ve tanımladığında artık çok şey değişmiş olur.

Bir medeniyetin kaderini belirleyen soru çoğu zaman şudur: Toplum değişirken kendi anlam dünyasını koruyabilecek mi?

Tarih bu soruya tek bir cevap vermez fakat şunu açıkça gösterir:

En büyük yıkımlar, insanların onları fark etmediği zamanlarda ortaya çıkar.

Değerlerle Gerilim, Kimlikle Mesafe

Ramazan ayı bu toplumda yalnızca dinî bir zaman dilimi olarak yaşanmıyor. Sokakların ritmi değişiyor, sofraların dili yumuşuyor, gündelik hayatın akışında hissedilen sükûnet derinleşiyor. Çünkü Ramazan, bu topraklarda bireysel bir ibadetin ötesinde toplumsal hafızada karşılık bulan güçlü bir kültür iklimidir.

Tam da bu hassasiyetin yükseldiği dönemlerde, bazı çevrelerin laiklik kisvesi altında toplumun değerleriyle kurduğu gerilim yeniden görünür hâle geliyor. Eleştiri düşünce hayatının tabiatında vardır. Ne var ki eleştiri küçümsemeye, sorgulama yabancılaşmaya, fikir beyanı kültürel mesafeye dönüştüğünde tartışma zeminini kaybeder.

Bu noktada mesele yalnızca din değildir. Mesele, bu toplumun ‘kimliğiyle’ kurulan mesafedir.

Bir kesim tarafından farklı kültürlere ve ritüellere saygı göstermek ilericilik göstergesi (noel sembolleri, halloween temaları, easter sembolleri, hanuka gelenekleri…) kabul edilirken konu İslama ve İslami değerler manzumesine, ‘içinde yaşanılan toplumun değerlerine’ gelince tüm ‘hoşgörüleri’ yokoluveriyor!

Bu çelişki siyasetin de günlük hayatın da dar alanına sığmaz. Daha derin bir sosyolojik kırılmanın işaretidir.

Burada tartışmaya açılan şey ibadet veya inanış biçimleri değil aidiyet duygusudur.

Cemil Meriç’in satırları bu ruh hâlini yıllar öncesinden resmeder:

“…Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.

Bu cümleler bir ithamdan çok bir teşhistir.

Toplumu küçümseyen dil, çoğu zaman köklerle kurulamayan ilişkinin dışavurumudur. İnsan, ait olduğu zemini değersizleştirdikçe kendi iç dünyasında da bir gerilim üretir.

Adeta aynaya tahammülsüzlük…

Tarih, toplumların değerleriyle kavga ederek güçlenmediğini gösterir. Rönesans kendi klasiklerini inkâr ederek doğmadı; geçmiş yeniden yorumlandı. Japonya modernleşirken, teknoloji üretirken kimliğini silmedi; gelenek ile yeniliği birlikte taşıdı. İşte bu da başarıyı getirdi doğal olarak. Ben bunu ‘geçmişle barışık modernleşme’ olarak tanımlıyorum.

Şunu asla unutmamak gerekir: Nasıl ki bir ağacın hayat bulmasında etkili ve önemli husus topraksa insanın da hayatını sürdürebilmesinde ve devam ettirebilmesindeki esas ortamı “kültür” oluşturmaktadır. Kültürünü ve değerlerini yaşamayan ve yaşatmayan kişi topraksız kalmış bir bitki, köksüz kalmış bir ağaç misali çürür, yok olur… Kültürel süreklilik koparıldığında, ilerleme değil savrulma başlar.

Bugün genç kuşaklar bu savrulma riskinin tam ortasında.

Küresel ölçekte standartlaştırılmış eğitim modelleri; her coğrafyada benzer düşünen, benzer refleksler geliştiren bir insan tipi üretmeye yöneliyor. Yerel hafıza zayıflıyor, tarih bilinci inceliyor, kültürel aidiyet aşınıyor. Bilgiye erişim hızlanıyor; fakat gençler hangi değer zemininde duracaklarını belirlemekte zorlanıyor.

Paradoks burada keskinleşiyor:

Bir yandan eğitim sisteminin ortaya çıkardığı insan modelinden rahatsızlık dile getiriliyor. Diğer yandan bu modele alternatif olabilecek her arayış “geriye dönüş” diye yaftalanıyor.

Sonuçtan memnuniyetsizlik ve aynı zamanda değişime direnç… İşte bu tutum eleştiriden çok zihinsel bir tıkanmaya işaret eder.

Şüphesiz ki çözüm köksüz bir ‘taklit modernliğinde’ değil.

Çözüm; öz kültürüyle barışık, evrensel bilgiyle temas hâlinde bir denge kurabilmekte. Kendi değerlerini savunmak dış dünyaya kapanmak değildir. Kendi medeniyet birikimine yaslanmak ilerlemeyi reddetmek değildir. Kökü olan toplum özgüven üretir. Kendi değerleriyle barışık olan nesiller sağlam durur.

İşte Ramazan Ayı bu yüzden önemlidir.

Ramazan; ölçüyü, sabrı, paylaşmayı ve iç muhasebeyi görünür kılar. Bu iklimi anlamak yerine küçümsemek, toplumun kültürel zeminine mesafe koymaktır ve kültürel zemine açılan mesafe, zamanla ‘insanın kendisiyle açtığı mesafeye’ dönüşür.

Eleştiri değerlidir ancak aidiyeti aşındıran bir dile evrildiğinde yapıcı niteliğini kaybeder.

Sonuçta mesele siyasî kamplaşma değildir. Mesele; ortak hafızayı, karşılıklı saygıyı ve birlikte yaşama iradesini koruyabilmektir. Bir toplumda ortak değer zemini aşındığında çözülme başlar. (Tam da birilerinin istediği gibi)

Bu ülke, kendi değerlerine mesafe koyarak değil, kendi kültürel derinliğini anlayarak güçlenecek ve insanımız yaslandığı değerler kadar ‘sahici’ kalacak.

Hayırlı Ramazanlar…