Bir Medeniyet Kendine Ne Zaman Yabancılaşır?

Toplumların en büyük krizleri çoğu zaman görünen değildir.

Savaşlar, ekonomik buhranlar ya da siyasi çalkantılar yalnızca yüzeydeki sarsıntılardır. Asıl kırılma, insanların dünyayı anlamlandırma biçimi değiştiğinde başlar.

Bir toplum kendisini nasıl gördüğünü, nereden geldiğini ve nereye yürüdüğünü unuttuğunda, o toplumun yaşadığı dönüşüm artık bir değişim değil yabancılaşmadır.

Bu yabancılaşma çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsanlar yeni fikirlere, yeni kurumlara ve yeni alışkanlıklara yönelirken bunu ilerleme olarak görürler.

Değişim çoğu zaman heyecan verici bir imkân gibi görünür. Fakat zaman içinde şu soru ortaya çıkar: Bu değişim insanı kendi kökleriyle daha güçlü bir bağ kurmaya mı götürüyor, yoksa onu kendi tarihinden ve hafızasından uzaklaştırıyor mu?

İşte bir medeniyetin en hassas sınavı tam da burada başlar.

Tarih bu sorunun en çarpıcı örneklerinden birini 19. yüzyıl Osmanlı’sında gösterir. İmparatorluk askeri ve siyasi baskılar altında yeni bir düzen arayışına girmişti. Avrupa devletleri güçlenmiş, teknolojik ve idari dönüşümler hız kazanmıştı. Osmanlı aydınları bu değişimi dikkatle izliyor ve şu sorunun etrafında yoğun bir tartışma yürütüyordu: Batı’nın gücünün kaynağı nedir?

Bu soruya verilen cevaplar farklıydı.

Bazı düşünürler Avrupa’nın teknik ve idari kurumlarını örnek almanın yeterli olacağını düşünürken bazıları da meselenin yalnızca kurum meselesi olmadığını, daha derinde bir zihniyet dönüşümü gerektiğini savunuyordu. Tanzimat döneminin tartışmaları yalnızca reform tartışmaları değildi aslında bir medeniyet tartışmasıydı.

Bir toplum kendisini dönüştürmeye çalışırken şu soruyla yüzleşir: Başkasından öğrenmek ile başkasına benzemek arasındaki sınır nerede başlar?

Bu sınır çoğu zaman kolay çizilmez.

Medeniyetler tarihiyle ilgilenen birçok düşünür bu meselenin yalnızca Osmanlı’ya özgü olmadığını vurgular. Arnold Toynbee, medeniyetlerin yükselişini incelerken toplumların karşılaştıkları meydan okumalar karşısında verdikleri cevapların belirleyici olduğunu söyler.

Bir toplum yeni şartlara yaratıcı bir cevap verebildiğinde güçlenir fakat bu cevap taklitten ibaret kaldığında özgün enerjisini kaybetmeye başlar.

Taklit, ilk bakışta kolay bir yol gibi görünür çünkü hazır bir modeli uygulamak, yeni bir model üretmekten çok daha zahmetsizdir. Fakat uzun vadede bu durum başka bir sorunu doğurur: Toplum kendi düşünme yeteneğini yavaş yavaş dışarıya devretmeye başlar… Bir süre sonra da sorunlarına kendi kavramlarıyla cevap veremez hâle gelir.

Sorunlarını başkalarının yaklaşımıyla, bakışıyla ve zihniyetiyle değerlendiren bir yapı; onları doğru biçimde algılayamaz, tanımlayamaz ve çözemez. Aksine meseleler zamanla daha karmaşık hâle gelir, çözüm üretme kabiliyeti zayıflar ve sorunlar adeta toplumsal bir çıkmaza dönüşür.

Şüphesiz ki bir medeniyetin gücü yalnızca şehirlerinin büyüklüğüyle ya da kurumlarının sayısıyla ölçülmez. Asıl güç, o medeniyetin insanlarının dünyayı nasıl yorumladığında saklıdır. Bir toplum kendi ritmini, tarihini, değerlerini ve düşünce geleneğini canlı tutabiliyorsa değişim onu zayıflatmaz aksine, değişim, o toplum için yeni bir üretim alanına dönüşür.

Fakat hafıza zayıfladığında değişim yönsüzleşir. İnsanlar yeni olanı öğrenir, fakat eski olanı anlamaz. Yeni kavramlar hayatın içine girer, fakat bu kavramlar yerel düşünce dünyasıyla bağ kuramaz. Bu durumda toplum iki ayrı dünyanın arasında kalır: geçmişin dili ile bugünün dili birbirini duyamaz hâle gelir. Yabancılaşma çoğu zaman bu sessiz kopuşla büyür.

Oysa tarih bizlere başka bir yolu da gösterir: Bir toplum kökleriyle güçlü bir ilişki kurabildiğinde, dış dünyadan gelen fikirleri yalnızca taklit etmez; onları yeniden yorumlar. Kendi kültürel zemini içinde yeni bir sentez üretir. Konuya bu hassasiyetle yaklaşanlar değişimin içinde yönlerini kaybetmezler.

Çünkü yön yalnızca bilgiyle bulunmaz. Yön, hafızayla bulunur.

Bu noktada Hz. Mevlânâ’nın meşhur pergel metaforu son derece anlamlıdır.

Mevlânâ, insanın ve toplumların dünyayla kuracağı ilişkiyi bir pergele benzetir: Pergelin sabit ayağı kendi medeniyetine, kültürüne ve inanç dünyasına basar; hareketli ayağı ise dünyayı dolaşır. Sabit ayak kökleri temsil eder, hareketli ayak ise ufku… İşte bu denge kurulabildiğinde insan hem kendisi olarak kalır hem de dünyayı tanıyabilir.

Pergelin sabit ayağını kendi medeniyetinde ve kültüründe sağlam biçimde sabitleyen bir toplum, hareketli ayağıyla dünyayı dolaşabilir, farklı düşünceleri tanıyabilir, farklı medeniyetlerle temas kurabilir.

Kökleri olmayanlar ise bir okuma, derinlik üretemez. Köksüz bir düşünce yön bulamaz; benlikten ve kimlikten yoksun bir zihniyet ise yalnızca taklit üretir.

Bu yüzden gerçek entelektüel ve münevver; dünyayı dolaşabilen fakat merkezini kaybetmeyen kişidir. Kendi medeniyetine yabancılaşmadan dünyayı okuyabilen bir düşünce, ancak o zaman sahici bir üretim ortaya koyabilir.

Belki de bu yüzden bir medeniyetin en önemli meselesi ilerlemek değildir; kendisi olarak ilerleyebilmektir. Dünya değişir, fikirler dönüşür, teknolojiler gelişir… Bu değişim insanlık tarihinin doğal akışıdır. Asıl mesele değişim karşısında kimliğin ayakta kalıp kalamayacağıdır.

İnsan kültürel omurgasını koruyabildiğinde yeni fikirlere kapılarını güvenle açabilir. Fakat o omurga zayıfladığında her yeni fikir, kişiyi biraz daha yaralar, yönsüz bırakır.

Zamanla insanlar geçmişlerini yalnızca bir hatıra olarak görmeye başlar. Oysa geçmiş yalnızca hatırlanacak bir şey değildir. Geçmiş, bir toplumun geleceği nasıl kuracağını belirleyen en derin hafızadır.

Nihayetinde bir medeniyet, kendini hatırlayabildiği sürece güçlü ve ayakta kalır.

Büyük Yıkımlar Bir Anda Olmaz…

Bazı yıkımlar savaş meydanlarında başlamaz…Bir armağan gibi kapıdan içeri girer.

Tarihin en çarpıcı yanılgılarından biri, büyük yıkımların büyük gürültülerle başladığını sanmaktır.

İnsan zihni kırılma anlarını sever; savaşları, devrimleri, düşen şehirleri… Oysa tarih çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Büyük çöküşler ani patlamalarla değil, yavaş dönüşümlerle olgunlaşır. İnsanlar son sahneyi hatırlar ancak o sahneye gelinceye kadar yaşanan küçük değişimleri çoğu zaman fark etmez.

Bir toplum yıkılmadan önce uzun süre boyunca değişir ve bu değişim çoğu zaman insanların alışkanlıklarında başlar.

Antik dünyanın en bilinen anlatılarından biri olan Truva hikâyesi bu gerçeği sembolik biçimde anlatır.

Antik Yunan şairi Homeros’un İlyada destanında yer alan ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bu hikayeyi metaforik olarak ele alalım…

Akhalar 10 yıl boyunca Truva şehrini kuşatmış fakat kalın surları aşamamıştı. Şehir askeri bakımdan güçlüydü, savunması sağlamdı, kapıları kapalıydı.

Akhalar şehrin kapısına devasa bir tahta at bıraktı ve geri çekildi.

Truvalılar gördükleri bu atı bir zafer hatırası olarak kabul ederek şehrin en merkezi noktasına yerleştirdiler. Gece olduğunda ise atın içinde hazır bulunan askerler kapıları açtı ve şehir adeta içeriden ele geçirildi.

Truva’nın surları yıkılmamıştı, şehrin kapıları içeriden açılmıştı.

Bu hikâye yalnızca askeri bir hileyi anlatmaz. Toplumların yaşadığı dönüşümleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Büyük değişimler çoğu zaman saldırı olarak görünmez. Çoğu zaman bir armağan gibi gelir. Zararsız hatta cazip görünen yenilikler zamanla alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar zihniyeti dönüştürür, zihniyet değiştiğinde de toplum artık eski toplum değildir.

İbn Haldun devletlerin kaderini incelerken bu sürecin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Ona göre toplumlar güçlü bir dayanışma ruhuyla yükselir. Zor şartlar insanları birbirine yaklaştırır, ortak amaçlar etrafında birleştirir. Bu dayanışma toplumun karakterini ve de kaderini şekillendirir.

Zaman geçtikçe refah artar. Mücadele yerini rahatlığa bırakır. Yeni nesiller önceki kuşakların hangi fedakârlıklarla bir düzen kurduğunu bilmez hâle gelir. Hatır ve de hatırlama zayıflar, ‘alışkanlıklar(!)’ güçlenir, bireysellik ön plana çıkar. Kadim değerler adeta yok olur…

Toplumların iç direnci işte bu noktada incelmeye başlar.

Modern çağ bu süreci daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel iletişim ağları sayesinde fikirler, alışkanlıklar ve hayat tarzları dünyanın bir ucundan diğerine hızla taşınmaktadır. Bu hız yeni imkânlar üretir ama aynı zamanda zihniyet dönüşümlerini de görünmez hâle getirir. Bir nesil içinde dahi düşünme biçimleri değişebilir, değerler yeniden tanımlanabilir, toplumsal hafıza incelmeye başlayabilir.

Büyük dönüşümler çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez fakat her gün küçük bir adım atılır ve bu adımlar zamanla ‘yeni bir dünyanın’ kapısını açar.

Toplumları güçlü kılan şey yalnızca kurumları değildir. Asıl güç, o kurumların arkasındaki anlam dünyasından doğar. İnsanların neye değer verdiği, neyi korumaya çalıştığı ve hangi amaç(lar) etrafında birleştiği, bir medeniyetin asıl temelini oluşturur.

Bu temel sarsıldığında belki şehirler ayakta kalabilir, ekonomik hayat sürebilir, teknoloji gelişebilir ancak toplumun iç direnci zayıflar. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca maddi bir düzen değildir; ortak bir anlam dünyasıdır.

Anlam dünyası değiştiğinde medeniyet de değişir.

Truva miti bu yüzden hâlâ güçlü bir hatırlatmadır. Toplumlar genellikle tehlikeyi dışarıda arar. Oysa tarihin en büyük dönüşümleri çoğu zaman kapıdan içeri sessizce girer. Tıpkı bir armağan gibi! İnsanlar onu tanıdığında ve tanımladığında artık çok şey değişmiş olur.

Bir medeniyetin kaderini belirleyen soru çoğu zaman şudur: Toplum değişirken kendi anlam dünyasını koruyabilecek mi?

Tarih bu soruya tek bir cevap vermez fakat şunu açıkça gösterir:

En büyük yıkımlar, insanların onları fark etmediği zamanlarda ortaya çıkar.

Yeter! Söz Milletindir!

Türkiye bu cümle ile 1950 seçimlerinde tanıştı. Gelin o günlere bir dönelim. Türkiye’de “resmen” seçimli demokrasi ne zaman uygulanmaya başlamıştır diye soracak olsak birçok kişi 1946 seçimlerini referans gösterir. Evet “sözde” demokrasi ile bu zamanda buluşmuştur milletimiz. Niye “sözde” dedim bunu bir açalım…

Çok partili seçimlerden korkan CHP 1946 seçimlerinde açık oy gizli tasnif sistemini uygulatır! Yani vatandaş oyunu açıkça kurul önünde kullanır ancak oylar halktan gizli sayılır. Üstüne üstlük bu seçimlerde yargı denetimi de yoktur. Sonra da bunun adına ‘demokrasi’ denir. Bu sebeple şahsen Türkiye’de ilk demokratik seçimin yapıldığı zaman olarak 1950 yılını baz alırım.

Yeter Söz Milletindir mottosuyla yola çıkan Adnan Menderes’in Demokrat Partisi 14 Mayıs 1950’de yüksek bir oy oranıyla iktidar olur. Kapsamlı bir dönem olduğu için bu yazımda Menderes’in politikasını, duruşunu, doğru ve yanlışlarını değerlendirmeyeceğim ancak şu kesinlikle unutulmamalıdır ki Adnan Menderes bu topraklar üzerinde demokrasi uğruna en büyük bedeli, canıyla, ödemiş bir fanidir. Demokrasi adına bir can yitirilmiştir belki ama onun karşılığında milyonlarca yürek demokrasi adına atmaya başlamıştır ve milletimiz o haksızlığı hala unutmamıştır.

Günümüz siyasetini de adeta 1950 seçimleri şekillendiriyor.

Malum seçimlerin 14 Mayıs 2023’de yapılacağı Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından açıklandı. Ancak ilginç olan bir nokta daha var. Tarihe not düşmek istiyorum: Seçim tarihi belli olur olmaz CHP’de ‘Yeter Söz Milletin’ furyası başladı. Milletvekilleri videolar çekiyor, paylaşımlarında bu sloganı kullanıyor ve hatta dün itibarı ile genel merkezlerine bu sloganın yazdığı dev bir afiş asılı. CHP’ye ve dolayısı ile tek parti sistemine karşı duruşun bir sembolü olan ve 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin kullandığı bu söylemin CHP Genel Merkezine asılması yüzümde acı bir tebessüm oluşturdu.

Önce Adnan Menderes’i astılar, şimdi de afişini!

CHP’yi yönetenler Türk Siyasi Tarihi’nden o kadar uzaktalar ki: Kendilerine ilk mağlubiyeti tattıran; seçim yoluyla indiremeyeceklerini anlayınca türlü senaryolar ve davalarla (köpek, bebek, cımbız) idam ettirdikleri merhum Adnan Menderes’in ‘Yeter Söz Milletindir’ sloganını kullanabiliyorlar. (Ah siyaset!) Buradan şu çıkarımda bulunabiliriz; demek ki Menderes’in Demokrat Partisi Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinden 70 yıl önde bir partiymiş.

20 yıldır girdiği her seçimden “milletin” desteğiyle başarılı çıkan, vesayet odaklarını yerle bir eden bir lidere karşı CHP’nin sahiplenmeye çalıştığı bu söylem tutmaz. Bu ülkede çok partili ve denetime tabi seçimlerden, yani 1950’den, itibaren Söz de Karar da Milletimizin.

1946 seçimlerine dair trajikomik bir olayla yazımı sonlandırmak istiyorum.

1946 seçimlerinde köyünde zorlukla geçinen bir vatandaş sandığa gider ve açık oy sistemi olduğu için mecburen açık açık gönlünden geçen Demokrat Partiye kurul önünde oyunu verir. Eve döner, Demokrat Parti’ye oyunu verdiğini duyan hanımı evhamlanır. Aman bey, sen şimdi gittin Demokrat Parti’ye oyunu verdin hükümet bunu haber alınca bizi rahat bırakmaz; tarlamızı, hayvanımızı elimizden alır, git oyunu değiştir der. Adamcağız seçim kuruluna gider ben büyük hata ettim yanlış oy attım değiştirmek istiyorum der. Gizli tasnif yapan kurul başkanının cevabı manidardır: “Bu seferlik biz değiştirdik, bir daha tekrarlama.”

Sözün her daim millette olduğu güzel ülkemizde kalın sağlıcakla…