Sırtını Dönenler, Aynaya Bakmayanlar

Dün Gaziantep’te yaşanan küçük bir an, büyük bir zihniyetin izini taşıyordu.

23 Nisan kutlamalarında bir okuldan kıymetli evlatlarımız özenerek hazırlanmış ve mehter marşlarını seslendiriyordu.

Çocuklar, kendi kültürlerinden süzülen bir ezgiyi seslendirirken, bazı yetişkinler (!) onlara sırtını çevirmeyi tercih etti. Görüntü kısa sürdü fakat bıraktığı iz, uzun süredir biriken bir mesafenin işaretiydi.

Şimdi burada mesele bir müzik türü, bir ritim ya da bir tören formatı değil. Mesele, bu toprakların değerleriyle kurulan ilişki.

Şunu hepimiz biliyoruz ki; aynı kişiler, başka coğrafyalara ait bir ezgi çalındığında daha rahat, daha uyumlu ve daha istekli bir tavır sergiler. Orada sirtaki çalsa alkış tutar, eşlik eder, tabak kırarlar…

Yabancı olanla kurulan yakınlık, yerli olana karşı mesafe ile dengeleniyor. Bu tutum, toplumla araya konulan mesafeyi derinleştiriyor.

Birçok sohbetimde, yazımda yer verdiğim merhum Cemil Meriç’in yıllar önce yazdığı satırlar, bugün hâlâ güncelliğini koruyor:

“Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.”

İnsanın ait olduğu topluma karşı geliştirdiği mesafe, çoğu zaman kendi iç dünyasında çözemediği bir gerilimin dışa yansımasıdır.

Bir toplumun değerleriyle kurulan bağ zayıfladığında, temsil iddiası da zayıflar.

Çünkü temsil, yalnızca fikir üretmekle kurulmaz; o fikrin hangi zemine yaslandığıyla anlam kazanır.

Topluma temas etmeyen bir dil, karşılık bulmakta zorlanır. Değerlerle kurulan ilişki kopuk olduğunda, siyaset bir karşılık arayışına dönüşür.

Kültürle kurulan mesafe, zamanla yalnızca estetik bir tercihe indirgenmez; bir kimlik meselesine dönüşür. Kendi tarihine ve birikimine dışarıdan bakan bir zihin, ait olduğu toplumu anlamakta zorlanır. Bu zorluk, zamanla eleştiri sınırını aşar ve bir yabancılaşma biçimine evrilir. Yabancılaşma derinleştikçe, toplum ile kurulan bağ yalnızca zayıflamaz; anlamını da yitirir.

Bu noktada ortaya çıkan tablo, bir fikir tartışmasından çok bir yön meselesidir. Bir toplumla aynı dili konuşmak yetmez o toplumun hissettiğini hissedebilmek gerekir. Çünkü mesafe yalnızca sözlerle kapanmaz.

Çocukların sahnede sergilediği bir performans karşısında takınılan tavır aslında geleceğe dair bir mesaj taşır.

Orada sırtını dönen bir yetişkin, yalnızca bir performansa değil, bir aidiyet duygusuna ve bu ülkenin geleceği olan evlatlarına da mesafe koyar. Bu mesafe büyüdüğünde, toplum ile temsil arasındaki bağ incelir.

Toplumla bağ kurmadan onu dönüştürme iddiası taşıyan her yaklaşım, zamanla kendi içine kapanır. Çünkü halkın duygusunu anlamayan bir akıl, kendi doğrularını çoğaltır ama hiçbir gerçek karşılık bulamaz.

Siyaset, yalnızca akılla kurulan bir alan değildir; aynı zamanda hafızayla ve en önemlisi duygu ile temas gerektirir. Toplumun hafızasına değmeyen bir söylem, ne kadar güçlü görünürse görünsün kalıcı bir etki üretemez.

Çünkü insan yalnızca ikna edilmez; aynı zamanda bağ da kurmak ister.

Bu yüzden mesele yalnızca bir törende yaşanan bir tavır değildir. Mesele, bir zihniyetin kendini konumlandırdığı yerdir.

Bu topraklarda siyaset, topluma rağmen değil, toplumla birlikte anlam kazanır. Toplumun değerleriyle kurulan bağ, yalnızca geçmişe ait bir hatıra değil; geleceği kuran temel unsurdur.

Bir toplumun değerlerine sırtını dönenler, aslında bindiği dalı kesen kişi misali kendi ayak bastıkları zemini de kaçınılmaz olarak zayıflatır…

Yorum bırakın