Bazı şehirleri görmek yeterlidir; bazı şehirleri tanımak içinse yürümek gerekir…
İstanbul ikinci türdendir.
Onu vapurdan seyredebilir, Boğaz’ın kıyısında oturabilir, büyük camilerinin kubbelerine bakabilirsiniz fakat İstanbul’un kendisini gerçekten açması için biraz yorulmayı göze almak gerekir… Yokuşlarını çıkmak, ara sokaklarına girmek, bir çeşmenin başında durmak, eski bir kitabeyi çözmeye çalışmak, herkesin önünden geçtiği bir yapının neden orada olduğunu merak etmek gerekir.
Benim İstanbul’la ilişkim de böyle başladı.
Lise yıllarında yakın bir arkadaşımla neredeyse her hafta Tarihî Yarımada’ya giderdik. Sultanahmet, Ayasofya, Gülhane, Süleymaniye, Kapalıçarşı, surlar, eski mahalleler, dar sokaklar…
Aynı yerleri defalarca yürürdük. Garip olansa bundan hiç sıkılmamamızdı. Bir önceki hafta gördüğümüz bir yapının karşısında ertesi hafta yeniden durabiliyor, daha önce geçtiğimiz bir sokağa yeniden girebiliyor, sanki oraya ilk defa gelmiş gibi heyecanlanıyorduk.
O yaşlarda bunun adını koyamıyordum. Bugün geriye baktığımda anlıyorum:
Biz İstanbul’u gezmiyorduk. İstanbul bize ‘bakmayı’ öğretiyordu.
Çünkü bir şehri sevmekle ona gerçek anlamda bakmayı öğrenmek arasında büyük bir fark vardır.
İlk zamanlar Süleymaniye’ye bakar ve güzel bir cami görürsünüz. Sonra Mimar Sinan’ı öğrenirsiniz. Kanûnî’yi, külliyeyi, vakıfları, medreseleri, imareti, hazireyi tanımaya başlarsınız. Caminin neden tam oraya yapıldığını, İstanbul’un siluetinde neden böylesine güçlü durduğunu düşünürsünüz.
Bir süre sonra gözünüz başka şeyleri de seçmeye başlar. Bir çeşmenin kitabesi dikkatinizi çeker. Bir haziredeki mezar taşının önünde durursunuz. Sokak arasında unutulmuş küçük bir mescidin hikâyesini merak edersiniz. Bir yapının banisi sizi başka bir vakfa, o vakıf başka bir sokağa, o sokak başka bir hikâyeye götürür.
İstanbul’un sonu bu yüzden gelmez.
Her cevap, şehirde yeni bir kapı açar.
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’de İstanbul’u anlatırken sürekli zamanın peşinden gitmesi boşuna değildir. Onun İstanbul’u, binalardan ve sokaklardan önce hatıraların, kayıpların ve devam eden hayatın birbirine karıştığı büyük bir zaman duygusudur.
İstanbul’da geçmiş bazen büyük bir abide olarak çıkar karşınıza, bazen de küçücük bir ayrıntıya saklanır: Bir caminin avlusuna, bir çeşmenin mermerine, birkaç satırlık mezar taşı kitabesine, bir mahallenin adına…
Yüzyıllar önce yaşamış bir insanın bıraktığı küçücük bir iz, kalabalığın ortasında hâlâ sizi bekliyor olabilir.
Belki İstanbul’u tarih meraklısı için benzersiz kılan da budur: Tarih burada yalnızca okunmaz; teneffüs edilir.
Fakat yıllar geçtikçe insan İstanbul’un yalnızca tarihini bilmenin yetmediğini fark ediyor. Bazı şehirlerin anlaşılması için bilgi kadar hatıra da gerekir.
Benim için Süleymaniye bunun en güzel örneklerinden biridir: Yalnızca Sinan’ın eseri değildir zihnimde. Orada geçirilen akşamüstleri de vardır mesela…
Uzun bir yürüyüşün ardından oturup bir bardak çay söylersiniz. Gün yavaş yavaş çekilir, İstanbul’un rengi değişmeye başlar. Şehrin gündüz telaşının üzerine akşam iner.
Ve karşıda Üsküdar…
Güneş alçaldıkça ışık Boğaz’ın öte yakasına vurur. Önce birkaç pencere parlar; sonra Üsküdar kıyılarındaki camlar sarıdan turuncuya, turuncudan koyu bir kızıla döner. Güneş sanki batmadan önce son ışığını karşı kıyının pencerelerine bırakır.
Bir süre sonra Üsküdar’ın camlarında küçük küçük ateşler yanmaya başlar.
İşte o manzarayı seyrederken Necip Fazıl’ın bir dizesi bütün görüntüyü anlatmaya yeter:
“Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,”
Bazı şiirleri okuruz. Bazılarını ise yıllar sonra bir manzaranın içinde yaşarız.
“Yangın” kelimesinin o şiirde neden kullanıldığını Süleymaniye’den Üsküdar’a bakarken anlarsınız. Yüzlerce pencere günün son kızıllığını aynı anda yansıtınca karşı kıyı gerçekten yanıyormuş gibi görünür.
Şairin yaptığı belki de budur: Bizim defalarca bakıp adını koyamadığımız şeyi görür ve ona bir kelime verir. O kelimeden sonra manzara da değişir: Artık Üsküdar’a baktığınızda o yangını da görürsünüz.
İstanbul’un edebiyatla kurduğu ilişki burada başlar. Şairler şehre yeni bir manzara eklemez; şehirde zaten var olan fakat bizim göremediğimiz şeyi görünür kılar.
Süleymaniye’den Gülhane’ye doğru yürüdüğünüzde bunun başka bir hâli çıkar karşınıza.
Gülhane’ye girince şehrin sesi değişir. Birkaç dakika önce Sultanahmet’in kalabalığındayken şimdi ağaçların arasındasınızdır. Yaprakların arasından ışık süzülür, Topkapı Sarayı’nın duvarları yanınızda uzanır.
Ve zihninizde bir dize belirir:
“Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda…”
Nâzım Hikmet’in birkaç kelimesi insanın başını kaldırmasına yeter. Ağaçlara bakarsınız…
Dalların birbirine karışmasını, yaprakların arasından görünen gökyüzünü, aşağıdan gelip geçen insanları fark edersiniz.
Tanpınar İstanbul’un zamanını fark ettirir. Necip Fazıl Üsküdar’ın akşam güneşini yangına dönüştürür. Nâzım, Gülhane’nin kalabalığı içinden bir ceviz ağacını çekip hafızamıza yerleştirir.
Böylece İstanbul yalnızca taşla kurulmuş bir şehir olmaktan çıkar; kelimeler de onun mimarisine katılır.
İstanbul’u yıllarca yürüyen biri sonunda büyük eserlerin gölgesinde kalan başka bir şehri de keşfeder. Elbette Süleymaniye’nin kubbesi insanı etkiler, Sultanahmet’in avlusuna girdiğinizde başka bir ölçeğe geçersiniz, Topkapı Sarayı’nın kapılarından geçerken asırlar boyunca bir imparatorluğun kararlarının verildiği mekânda bulunduğunuzu hissedersiniz, Kapalıçarşı’nın sokaklarında ticaretin yüzyıllara yayılan uğultusu hâlâ devam eder…
Ama İstanbul bazen küçücük şeylerde saklanır.
Duvara iliştirilmiş bir kuş evinde, sokağın köşesindeki çeşmede, bir hazirenin demir parmaklıklarının ardındaki mezar taşında, eski bir sebilin mermerinde, kimsenin artık başını kaldırıp okumadığı bir kitabede…
Tarih merakı biraz da kalabalığın bakmadığı yere bakmayı öğretir.
Çünkü geçmiş yalnızca padişahların, savaşların, fetihlerin ve büyük mimarların hikâyesi değildir. İsmini bugün bilmediğimiz insanların hayatları da şehri kurmuş ve yaşatmıştır.
Birisi çeşme yaptırmıştır. Bir başkası dükkânını vakfetmiştir. Biri mektep kurmuş, biri sebil yaptırmış, biri yol açtırmıştır.
İnsanlar gitmiş; çeşmeler, mezar taşları, mahalle adları, vakıflar ve hikâyeler kalmıştır. İstanbul biraz da budur:
Birbirinin üzerine bırakılmış milyonlarca insan izi.
Bu yüzden bir şehri korumak, yalnızca eski binaları ayakta tutmakla tamamlanmaz.
Çünkü şehirleri öldüren her zaman yıkım değildir: Bazen hatırlayamamaktır.
Bir çeşme yerinde durabilir; fakat kim tarafından, neden yaptırıldığını, bir zamanlar o mahallede ne ifade ettiğini artık kimse bilmiyorsa hafızasının bir kısmı kaybolmuştur. Bir mezar taşı korunabilir; fakat üzerindeki yazı artık hiçbir hikâyeye açılmıyorsa taş ayaktadır, bağ zayıflamıştır.
Şehir hafızası, taşı korumak kadar taşın anlattığını da koruyabilmektir.
İstanbul geçmişi insana gösterir, sonra birazını saklar. Belki bizi tekrar tekrar aynı sokaklara çağırmasının sebebi budur. Her dönüşümüzde eksik kalan bir şeyi tamamlayacağımızı düşünürüz. Oysa yıllar sonra aynı yerlere döndüğümüzde başka bir gerçekle karşılaşırız:
Değişen yalnızca şehir değildir. Biz de değişmişizdir.
On altı yaşında baktığım Süleymaniye ile bugün baktığım Süleymaniye aynı yapı. Gülhane’nin ağaçları yine gökyüzüne uzanıyor. Üsküdar yine camlarında akşam güneşini karşılıyor.
Fakat ben artık o lise öğrencisi değilim.
Taş aynı taş. Değişen bizim bakışımız.
İstanbul’un tükenmemesinin sırrı belki de burada: Her yaşımız başka bir İstanbul görür.
Bugün geçmişe baktığımda, lise yıllarında arkadaşımla Tarihî Yarımada’yı neden o kadar çok yürüdüğümüzü daha iyi anlıyorum. Biz tarih öğrenmek istiyorduk. Fakat farkında olmadan kendi hatıralarımızı da tarihin arasına bırakıyorduk.
Sultanahmet artık yalnızca tarihî bir meydan değildi; gençliğimizden bir gündü. Gülhane defalarca yürüdüğümüz bir yoldu. Süleymaniye, Sinan’ın şaheserinin yanında önümüzde bir bardak demli çay, karşımızda akşam güneşiyle kızaran Üsküdar’dı.
Şehrin büyük hafızasının içine bizim küçücük hafızamız da karışmıştı.
Belki insanın bir şehre gerçekten bağlanması böyle başlıyor: Bir sokağın köşesinde geçmişin yanında kendi eski hâlini de görmeye başladığında…
Belki İstanbul tutkunu olmak da budur: Bir şehri bitirememek. Aynı sokağa yeniden dönmek, aynı kubbeye yeniden bakmak, aynı manzarayı bir kez daha görmek istemek…
Çünkü bazı şehirler gezildikçe tükenir.
İstanbul ise her attığın adımda çoğalır…







