Toplumları sarsan olaylar çoğu zaman bir anda ortaya çıkmış gibi görünür oysa hiçbir kırılma bir gecede oluşmaz. Her sert sonuç, uzun süre biriken etkilerin dışa vurumudur.
Bugün okullarda yaşanan menfur şiddet, saldırı ve hatta cinayet vakaları bu çerçevede ele alınmalıdır. Karşımızda duran tablo tekil olayların toplamı değildir. Bu tür davranışların arkasında çoğu zaman uzun süre ihmal edilmiş bir iç dünya vardır.
Şiddetin beslendiği zemin çoğu zaman sessizdir: Anlaşılmamışlık, değer görmeme hissi, yerini bulamama…
Bunlar ifade edilemediğinde yön değiştirir. Kişi kendini anlatamadığı yerde kendini dayatmaya başlar. İçte biriken duygular bir süre sonra dışarıya taşar.
Asıl mesele, çocukların ne gördüğü değil gördüğünü nasıl anlamlandırdığıdır. Zihin, kendisine sunulanı olduğu gibi almaz.
Onu yorumlar.
Bunu yorumlayacak bir iç ölçü olmadığında, dış dünyanın sunduğu her şey doğrudan iç dünyaya yerleşir. Sınırlar bulanıklaşır, yön zayıflar.
Kendi neslim adına konuşacak olursam; bizler yalnızca bilgiyle yetişmedik: Bir ölçüyle büyüdük.
Nerede durulacağını, nasıl konuşulacağını, neyin aşılmaması gerektiğini öğrendik. Bu öğrenme kurallarla sınırlı değildi; bir kültürün içinde şekillenirdi.
Hatırlayın: Bir bakış, bir susuş, bir işaret, bir uyarı… Yazılı olmayan ama etkisi güçlü bir terbiye vardı.
Kişi kendini yalnız hissetmezdi. Bir bütünün parçası olduğunu bilirdi. İşte bu aidiyet duygusu, insanın hem sınırını hem duruşunu hem de sorumluluğunu belirlerdi.
Kendini yalnız görmeyen, başkasını yok sayamazdı. Başkasının varlığını hisseden, kendi öfkesine mesafe koymayı öğrenirdi. Diğerkâm bir yapı söz konusuydu.
Bugün ise farklı bir yönelim belirginleşiyor. Aile zayıflıyor, toplumsal bağlar inceliyor, ortak hayat hissi daralıyor. Birey kendini bir bütünün parçası olarak değil, kendi başına bir merkez (!) gibi konumlandırıyor.
Bunun yanı sıra sosyal medya da bu süreci hızlandırıyor. Duygular hızla üretiliyor, hızla tüketiliyor. Derinleşme alanı daralıyor.
Bir acı birkaç saniyelik görüntüye sığıyor. Bir başarı birkaç beğeniyle ölçülüyor. Bir insan tek bir yorumla yargılanabiliyor.
Bu hız, duyguların işlenmesini ve de derinleşmesini zorlaştırıyor. İçte birikenler anlam bulamıyor; anlam bulamayan duygu da zamanla sertleşiyor.
Duygular yönünü kaybettiğinde, ortaya çıkan enerji yapıcı bir kanala akmıyor. İçte sıkışan şey, dışarıda kırılma üretmeye başlıyor.
Unutmayalım insan tek başına var olan bir varlık değildir. Her birey, bir ailenin, bir toplumun, bir bütünün parçasıdır: Öyle olmalıdır…
Aile, okul, çevre ve toplum; insanın karakterini şekillendiren temel alanlardır. Bu bağlar zayıfladığında, yön duygusu da zayıflar.
Bir toplumun ayakta kalmasını sağlayan şey, bireylerin yalnızca kendilerini değil, birbirlerini de taşıyabilmesidir. Bu bağ koptuğunda yalnızlık artar. Yalnızlık arttığında da gerilim derinleşir.
Bugün karşı karşıya olunan tablo tam olarak budur. Bu mesele gündelik tartışmaların sınırlarını aşar.
Çözüm, yalnızca riskleri azaltmakla sınırlı değildir. Daha derin bir yöneliş gerektirir:
Çocuklara yalnızca neyin doğru olduğu anlatılmaz; hissettiklerini nasıl ifade edecekleri de öğretilir. İçinde biriken duyguyu tanımayan bir zihin, onu yönetemez.
Aile içinde kurulan dil belirleyicidir. Sakinlik öğütle değil, davranışla aktarılır. Öfke bastırılarak değil, yön verilerek terbiye edilir. Sınır koymak da bu sürecin parçasıdır. Sınır, baskı anlamına gelmez; yön duygusu kazandırır. Nerede duracağını bilen bir çocuk, kendine de başkasına da zarar vermez.
Dijital dünyanın etkisi göz ardı edilemez. Görüntülerin, tepkilerin ve hızın şekillendirdiği bir ortamda büyüyen çocuk, gerçek hayattaki duygusal derinliği kurmakta zorlanır. Bu yüzden ekranla kurulan ilişkinin de net bir ölçüye ihtiyacı vardır.
Ve belki de en önemlisi: Çocuk kendini bir yere ait hissetmelidir. Ait olduğu bir aile, bir değer dünyası, bir anlam zemini… Bu bağ kurulduğunda, insan yalnızca kendisi için yaşamaz. Kendini aşan bir bütünün parçası olduğunu hisseder.
Bu nedenle sorumluluk yalnızca kurumlara ait değildir: Aileye, öğretmene, topluma ve her birimize aittir.
Bir neslin iç dünyasında yaşanan çözülme, hızla geçilecek bir gündem olamaz. Bugün yaşanan her olay, yarının insan tipine dair güçlü bir işaret taşır.
Burada önemli olan kimin haklı, kimin suçlu olduğu değil neyin eksildiğidir ve daha da önemlisi bir nesli anlayabilmek ve ihyâ edebilmektir.
Asıl mesele, yarını taşıyacak insanı yetiştirebilmektir çünkü ihmal edilen her değer, bir gün sonuç olarak geri dönecektir…
