Konforun Sessiz Hapishanesi

İnsan, tabiatı gereği güven arar.

Sığınabileceği bir alan, kontrol edebildiği bir çevre, öngörebildiği bir hayat… Belirsizliğin azalması, riskin düşmesi ve düzenin kurulması insana huzur verir. Bu yüzden konfor, çoğu zaman hayatın doğal hedeflerinden biri gibi görünür.

Fakat insanlık tarihine dikkatle bakıldığında ilginç bir paradoks ortaya çıkar:

İnsanı büyüten şeylerin önemli bir kısmı, rahatlığın içinden değil; sarsıntının, belirsizliğin ve riskin içinden doğmuştur.

Medeniyetlerin yükselişi, büyük keşifler, düşünsel sıçramalar ve şahsi dönüşümler… Bunların çoğu, birilerinin alışılmış sınırların dışına çıkmayı göze aldığı anlarda başlamıştır.

Çünkü konfor, her zaman huzur üretmez bazen görünmez sınırlar üretir.

İnsan uzun süre güvenli alanlarda kaldığında, dış dünyadan önce kendi potansiyeline yabancılaşmaya başlar.

Kristof Kolomb Atlantik’e açıldığında, denizcilerin en büyük korkularından biri fırtına değildi: Bilinmezlikti.

Haritaların bittiği yerden sonrası, çoğu zaman korkularla, söylencelerle ve efsanelerle dolduruluyordu. Ufkun ötesi, aklın tamamlayamadığını hayalin abarttığı bir boşluk hâline gelmişti. Kimileri orada canavarların yaşadığına, kimileri gemilerin sonsuz bir boşluğa sürükleneceğine inanıyordu.

Kolomb’un elinde eksik haritalar, sınırlı bilgi ve büyüyen şüpheler vardı. Günler geçtikçe mürettebatın kaygısı arttı, geri dönme baskısı büyüdü. Onu ileri taşıyan şey tam bir kesinlik değildi. Bilinmeyene rağmen rotasını koruyabilmesiydi.

Belki de konfor alanından çıkmanın özü tam burada yatıyor. Korkunun yokluğunda değil, korkuya rağmen atılan adımda.

Modern insanın konfor alanı ise geçmişten daha karmaşık. Eskiden konfor daha çok fiziksel şartlarla ilgiliydi. Bugün zihinsel konfor da en az fiziksel konfor kadar belirleyici.

İnsan artık yalnızca rahat koltuklar, güvenli gelirler ya da düzenli hayatlar aramıyor aynı zamanda kendisini rahatsız etmeyecek fikirler arıyor.

Kendi kanaatini zorlamayan içerikler, görüşünü sarsmayan çevreler, düşüncesini tekrar eden kalabalıklar… Böylece insan, görünürde özgürleşirken zihinsel olarak daralabiliyor çünkü düşünsel konfor da en az fiziksel konfor kadar bağımlılık üretir.

İnsanı büyüten her fikir, başlangıçta bir miktar rahatsızlık taşır. Hakikat çoğu zaman önce huzursuzluk getirir çünkü hakikat; mevcut düzeni sorgular, yerinden oynatır, soru sorar.

Bu yüzden konfor alanından çıkmak yalnızca yeni bir adım atmak, şehir değiştirmek ya da büyük riskler almak değildir. Bazen yıllardır doğru kabul ettiğin bir düşünceyi yeniden sorgulamaktır. Bazen kendinle yüzleşmektir. Bazen de ertelediğin bir hakikati kabul etmektir.

İnsanın büyümesi çoğu zaman konforun bittiği yerde başlar çünkü kırılmadan genişlemek her zaman mümkün olmaz.

Tohum toprağın içinde çatlamadan filiz vermez, kas lifleri zorlanmadan güçlenmez. İç dünya da böyledir:

İnsan, sınırlarını çoğu zaman rahat anlarda değil; zorlandığı, sarsıldığı ve beklemediği anlarda tanır. Karakter de yalnızca zamanın geçmesiyle derinleşmez çoğu zaman sınanmışlıkla olgunlaşır.

Çünkü sınanmamış insan, kendi kapasitesine dair yanıltıcı bir güven taşıyabilir. Hayatla ciddi biçimde karşılaşmamış biri; sabrını, direncini, merhametini ve sınırlarını olduğundan büyük zannedebilir.

Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri, iyi hayatı konforla eşitlemesidir. Oysa konfor, insanın dinlenmesi için kıymetlidir: Büyümesi için yeterli değildir.

Bir liman gemiler için güvenlidir ama gemiler limanda kalmak için yapılmaz.

Tamamen güvenli bir hayata kapanan kişi, zamanla risklerden olduğu kadar ihtimallerden de uzaklaşır. Yapamadıklarından çok denemedikleri hayatını belirlemeye başlar.

İnsanı en çok yoran şey her zaman mücadele değildir. Bazen en büyük yorgunluk, içinde taşıdığı kapasiteyi kullanamadan yaşamanın sessiz ağırlığından doğar.

Belki de asıl soru şudur: Konfor alanından çıkmalı mıyız?

Mesele sürekli rahatsız olmak değildir. İnsan elbette sığınır, dinlenir, nefes alır… Asıl mesele, konforun insanın evi mi yoksa kaderi mi olduğudur. Konfor bir durak olabilir. Hayatın tamamı hâline geldiğinde ise sessiz bir hapishaneye dönüşebilir.

İnsan bazen en büyük kaybını fırtınada yaşamaz: Haritanın bittiği yere hiç yelken açmadığında yaşar.

TÜKETİM HASTALIĞI ve İLACI: ÜRETMEK

Günümüz dünyasında yaşama bakışınızı belirleyen iki önemli nokta; “üreten” veya “tüketen” olmak. Bu iki kavram devletlerin de insanların da karakterini özetleyen iki ayrı kelime.

1920’lerde savaştan çıkan Türkiye doğal olarak üreten bir ülke olmaktan çok uzaktaydı. Savaşın ağır yükünün atılması ve yaraların sarılması uzun süre aldı. Ancak bu “toparlanma” dönemi hiçbir zaman bitmedi, bitirilemedi. Ülkemiz sanayi hamlesini darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, dışa bağımlı ekonomi, ihanetler ve ekonomik krizler yüzünden uzun yıllar maalesef gerçekleştiremedi. Bunun yanında Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre, Nuri Killigil gibi yerli müteşebbislerin önü kesildi, küstürüldü. Bu sadece kişilerle mi sınırlıydı; tabi ki hayır. Devrim Otomobili gibi bir proje dahi rafa kaldırılmış ve Türk Milletinin omuzlarına “biz yapamayız” yaftası bir kez daha yüklenmiştir.

Türkiye 1980’lerde Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini üretmekle, kibrit üretmekle övünen bir ülkeydi.

Halen devam etmekte olan yoğun mücadelelere, perde arkası savaşlara rağmen bugün Türkiye elektrikli otomobil ve İHA/SİHA/İnsansız Muharip Uçak gibi yüksek teknoloji ürünlerini üreten bir noktaya geldi.

“Biz yapamayız abi, adamlar yapıyor, Türk’ün aklı ancak bu kadar” gibi ön yenilgiyi kabul eden, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, üretmeyen bu tüketim zihniyetinin yerini; “biz de yaparız, en iyisini üretiriz” diyen özgüveni yerinde bir inanmışlık aldı. Bu tüketim zihniyeti yıllarca yalnızca yediğini, içtiğini, kullandığını tüketmedi; bir milletin hayallerini, inanç ve umutlarını da tüketti.

İşin ülke ve devlet boyutunu aşıp insan ilişkilerinde üretim ve tüketimi ele alacak olursak burada da tüketenin çevresindekilere ne denli zarar verdiğini görmemiz gerekir. Sevgiyi, sanatı, doğayı, insanlığı, güzel bir fikri, inançları ve dahi tüm güzel duyguları tüketen; her ortaya çıkanı, yapılanı eleştiren insanlar kendilerini de çevrelerini de huzursuz eder. Oysa üretmek ruhun gıdasıdır: Çok daha zor ve yorucu olsa da üretmek insanı daha başarılı ve mutlu yapar. Örneğin ilkokulda 35×50 resim defterlerimize yaptığımız resimleri hatırlayalım; bir Picasso değildik ama hepimiz ürettiğimizden, ortaya çıkardığımızdan mutlu olurduk. Bu konuyla ilgili güzel bir hikâye geldi aklıma:

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. ” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi unutma” diye de ilave etmiş.

Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını tembihlemiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış, üretmemiş insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde ise onlardan müspet, yapıcı, üretken olmalarını istedin. Ancak buna cesaret edemediler.”

Yapıcı ve/veya üretken olmak eğitim, birikim, bilgi ve deneyim gerektirir. Tüketen olmak için ise yalnızca “tüketim” motivasyonu yeterlidir. Unutmayalım insan bu dünyaya bir iz bıraktığında, güzel bir hatıra, güzel bir söz, güzel bir davranış, güzel-faydalı bir eser bıraktığında hayat gayesini tamamlamış olur. Bunun için de önce inanmak ve hayal etmek gerekir.

Son söz: Hayal kuruyorsanız büyük hayaller kurun. Nasıl olsa hayal kurmanın maliyeti yok.

Kalın sağlıcakla…