Büyük Yıkımlar Bir Anda Olmaz…

Bazı yıkımlar savaş meydanlarında başlamaz…Bir armağan gibi kapıdan içeri girer.

Tarihin en çarpıcı yanılgılarından biri, büyük yıkımların büyük gürültülerle başladığını sanmaktır.

İnsan zihni kırılma anlarını sever; savaşları, devrimleri, düşen şehirleri… Oysa tarih çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Büyük çöküşler ani patlamalarla değil, yavaş dönüşümlerle olgunlaşır. İnsanlar son sahneyi hatırlar ancak o sahneye gelinceye kadar yaşanan küçük değişimleri çoğu zaman fark etmez.

Bir toplum yıkılmadan önce uzun süre boyunca değişir ve bu değişim çoğu zaman insanların alışkanlıklarında başlar.

Antik dünyanın en bilinen anlatılarından biri olan Truva hikâyesi bu gerçeği sembolik biçimde anlatır.

Antik Yunan şairi Homeros’un İlyada destanında yer alan ve tarih ile efsanenin iç içe geçtiği bu hikayeyi metaforik olarak ele alalım…

Akhalar 10 yıl boyunca Truva şehrini kuşatmış fakat kalın surları aşamamıştı. Şehir askeri bakımdan güçlüydü, savunması sağlamdı, kapıları kapalıydı.

Akhalar şehrin kapısına devasa bir tahta at bıraktı ve geri çekildi.

Truvalılar gördükleri bu atı bir zafer hatırası olarak kabul ederek şehrin en merkezi noktasına yerleştirdiler. Gece olduğunda ise atın içinde hazır bulunan askerler kapıları açtı ve şehir adeta içeriden ele geçirildi.

Truva’nın surları yıkılmamıştı, şehrin kapıları içeriden açılmıştı.

Bu hikâye yalnızca askeri bir hileyi anlatmaz. Toplumların yaşadığı dönüşümleri anlamak için güçlü bir metafor sunar. Büyük değişimler çoğu zaman saldırı olarak görünmez. Çoğu zaman bir armağan gibi gelir. Zararsız hatta cazip görünen yenilikler zamanla alışkanlığa dönüşür, alışkanlıklar zihniyeti dönüştürür, zihniyet değiştiğinde de toplum artık eski toplum değildir.

İbn Haldun devletlerin kaderini incelerken bu sürecin psikolojik boyutuna dikkat çeker. Ona göre toplumlar güçlü bir dayanışma ruhuyla yükselir. Zor şartlar insanları birbirine yaklaştırır, ortak amaçlar etrafında birleştirir. Bu dayanışma toplumun karakterini ve de kaderini şekillendirir.

Zaman geçtikçe refah artar. Mücadele yerini rahatlığa bırakır. Yeni nesiller önceki kuşakların hangi fedakârlıklarla bir düzen kurduğunu bilmez hâle gelir. Hatır ve de hatırlama zayıflar, ‘alışkanlıklar(!)’ güçlenir, bireysellik ön plana çıkar. Kadim değerler adeta yok olur…

Toplumların iç direnci işte bu noktada incelmeye başlar.

Modern çağ bu süreci daha karmaşık hâle getirmiştir. Küresel iletişim ağları sayesinde fikirler, alışkanlıklar ve hayat tarzları dünyanın bir ucundan diğerine hızla taşınmaktadır. Bu hız yeni imkânlar üretir ama aynı zamanda zihniyet dönüşümlerini de görünmez hâle getirir. Bir nesil içinde dahi düşünme biçimleri değişebilir, değerler yeniden tanımlanabilir, toplumsal hafıza incelmeye başlayabilir.

Büyük dönüşümler çoğu zaman bir gecede gerçekleşmez fakat her gün küçük bir adım atılır ve bu adımlar zamanla ‘yeni bir dünyanın’ kapısını açar.

Toplumları güçlü kılan şey yalnızca kurumları değildir. Asıl güç, o kurumların arkasındaki anlam dünyasından doğar. İnsanların neye değer verdiği, neyi korumaya çalıştığı ve hangi amaç(lar) etrafında birleştiği, bir medeniyetin asıl temelini oluşturur.

Bu temel sarsıldığında belki şehirler ayakta kalabilir, ekonomik hayat sürebilir, teknoloji gelişebilir ancak toplumun iç direnci zayıflar. Çünkü medeniyet dediğimiz şey yalnızca maddi bir düzen değildir; ortak bir anlam dünyasıdır.

Anlam dünyası değiştiğinde medeniyet de değişir.

Truva miti bu yüzden hâlâ güçlü bir hatırlatmadır. Toplumlar genellikle tehlikeyi dışarıda arar. Oysa tarihin en büyük dönüşümleri çoğu zaman kapıdan içeri sessizce girer. Tıpkı bir armağan gibi! İnsanlar onu tanıdığında ve tanımladığında artık çok şey değişmiş olur.

Bir medeniyetin kaderini belirleyen soru çoğu zaman şudur: Toplum değişirken kendi anlam dünyasını koruyabilecek mi?

Tarih bu soruya tek bir cevap vermez fakat şunu açıkça gösterir:

En büyük yıkımlar, insanların onları fark etmediği zamanlarda ortaya çıkar.

Değerlerle Gerilim, Kimlikle Mesafe

Ramazan ayı bu toplumda yalnızca dinî bir zaman dilimi olarak yaşanmıyor. Sokakların ritmi değişiyor, sofraların dili yumuşuyor, gündelik hayatın akışında hissedilen sükûnet derinleşiyor. Çünkü Ramazan, bu topraklarda bireysel bir ibadetin ötesinde toplumsal hafızada karşılık bulan güçlü bir kültür iklimidir.

Tam da bu hassasiyetin yükseldiği dönemlerde, bazı çevrelerin laiklik kisvesi altında toplumun değerleriyle kurduğu gerilim yeniden görünür hâle geliyor. Eleştiri düşünce hayatının tabiatında vardır. Ne var ki eleştiri küçümsemeye, sorgulama yabancılaşmaya, fikir beyanı kültürel mesafeye dönüştüğünde tartışma zeminini kaybeder.

Bu noktada mesele yalnızca din değildir. Mesele, bu toplumun ‘kimliğiyle’ kurulan mesafedir.

Bir kesim tarafından farklı kültürlere ve ritüellere saygı göstermek ilericilik göstergesi (noel sembolleri, halloween temaları, easter sembolleri, hanuka gelenekleri…) kabul edilirken konu İslama ve İslami değerler manzumesine, ‘içinde yaşanılan toplumun değerlerine’ gelince tüm ‘hoşgörüleri’ yokoluveriyor!

Bu çelişki siyasetin de günlük hayatın da dar alanına sığmaz. Daha derin bir sosyolojik kırılmanın işaretidir.

Burada tartışmaya açılan şey ibadet veya inanış biçimleri değil aidiyet duygusudur.

Cemil Meriç’in satırları bu ruh hâlini yıllar öncesinden resmeder:

“…Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.”

Bu cümleler bir ithamdan çok bir teşhistir.

Toplumu küçümseyen dil, çoğu zaman köklerle kurulamayan ilişkinin dışavurumudur. İnsan, ait olduğu zemini değersizleştirdikçe kendi iç dünyasında da bir gerilim üretir.

Adeta aynaya tahammülsüzlük…

Tarih, toplumların değerleriyle kavga ederek güçlenmediğini gösterir. Rönesans kendi klasiklerini inkâr ederek doğmadı; geçmiş yeniden yorumlandı. Japonya modernleşirken, teknoloji üretirken kimliğini silmedi; gelenek ile yeniliği birlikte taşıdı. İşte bu da başarıyı getirdi doğal olarak. Ben bunu ‘geçmişle barışık modernleşme’ olarak tanımlıyorum.

Şunu asla unutmamak gerekir: Nasıl ki bir ağacın hayat bulmasında etkili ve önemli husus topraksa insanın da hayatını sürdürebilmesinde ve devam ettirebilmesindeki esas ortamı “kültür” oluşturmaktadır. Kültürünü ve değerlerini yaşamayan ve yaşatmayan kişi topraksız kalmış bir bitki, köksüz kalmış bir ağaç misali çürür, yok olur… Kültürel süreklilik koparıldığında, ilerleme değil savrulma başlar.

Bugün genç kuşaklar bu savrulma riskinin tam ortasında.

Küresel ölçekte standartlaştırılmış eğitim modelleri; her coğrafyada benzer düşünen, benzer refleksler geliştiren bir insan tipi üretmeye yöneliyor. Yerel hafıza zayıflıyor, tarih bilinci inceliyor, kültürel aidiyet aşınıyor. Bilgiye erişim hızlanıyor; fakat gençler hangi değer zemininde duracaklarını belirlemekte zorlanıyor.

Paradoks burada keskinleşiyor:

Bir yandan eğitim sisteminin ortaya çıkardığı insan modelinden rahatsızlık dile getiriliyor. Diğer yandan bu modele alternatif olabilecek her arayış “geriye dönüş” diye yaftalanıyor.

Sonuçtan memnuniyetsizlik ve aynı zamanda değişime direnç… İşte bu tutum eleştiriden çok zihinsel bir tıkanmaya işaret eder.

Şüphesiz ki çözüm köksüz bir ‘taklit modernliğinde’ değil.

Çözüm; öz kültürüyle barışık, evrensel bilgiyle temas hâlinde bir denge kurabilmekte. Kendi değerlerini savunmak dış dünyaya kapanmak değildir. Kendi medeniyet birikimine yaslanmak ilerlemeyi reddetmek değildir. Kökü olan toplum özgüven üretir. Kendi değerleriyle barışık olan nesiller sağlam durur.

İşte Ramazan Ayı bu yüzden önemlidir.

Ramazan; ölçüyü, sabrı, paylaşmayı ve iç muhasebeyi görünür kılar. Bu iklimi anlamak yerine küçümsemek, toplumun kültürel zeminine mesafe koymaktır ve kültürel zemine açılan mesafe, zamanla ‘insanın kendisiyle açtığı mesafeye’ dönüşür.

Eleştiri değerlidir ancak aidiyeti aşındıran bir dile evrildiğinde yapıcı niteliğini kaybeder.

Sonuçta mesele siyasî kamplaşma değildir. Mesele; ortak hafızayı, karşılıklı saygıyı ve birlikte yaşama iradesini koruyabilmektir. Bir toplumda ortak değer zemini aşındığında çözülme başlar. (Tam da birilerinin istediği gibi)

Bu ülke, kendi değerlerine mesafe koyarak değil, kendi kültürel derinliğini anlayarak güçlenecek ve insanımız yaslandığı değerler kadar ‘sahici’ kalacak.

Hayırlı Ramazanlar…