14 Mayıs Seçimlerinin Ardından…

Ülkemiz 14 Mayısı adeta bir demokrasi şölenine çevirdi. Demokrasinin beşiği (!) olarak anılan Avrupa’da seçimlere katılım ortalama yüzde 65 iken gerçekleştirmiş olduğumuz seçimde katılım yüzde 90’ları buldu. Benimle aynı veya farklı düşünüyor olsun; oy kullanmak için sandıklarda kuyruklar oluşturan milletimizin fertlerini gördüğümde çok duygulanıyorum. Ülkenin geleceğinde söz, karar sahibi olmak, olabilmek şüphesiz çok önemli.

Bu yazımda seçim sürecine ilişkin bazı tespitlerimi, notlarımı siz değerli dostlarımla paylaşmak istiyorum. Hepimizin gözlemlediği gibi seçim dönemini Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önde tamamladı. Ortaya çıkan sonuçlar Millet İttifakı seçmeninde hayal kırıklığı yaşattı. Bunun sebeplerine inelim biraz da… Ortaya çıkan hayal kırıklığının en önemli sebebi sosyal medya ve anket manipülasyonuna kapılarak %60-%65 gibi, bu seçimlerde iki taraf için de ortaya çıkma ihtimali olmayan, rakamlara millet ittifakı seçmeninin kendisini inandırmasıdır. Bu noktada en büyük vebal altılı masa yöneticilerinin çünkü manipülatör anket firmalarının ve trol ağının fonlayıcısı CHP Genel Merkeziydi.

İkincil olarak ele alacağımız yanlışlardan birisi de özellikle CHP seçmeni ve siyasi aktörlerinin seçmene karşı aşırı baskıcı ve saldırgan tutumuydu. Özellikle bahsetmiş olduğum trol hesaplar 3 aydır “asacağız, keseceğiz, yargılayacağız, kaçacaksınız, uçacaksınız, ağlayacaksınız” içeriğinde tweetler attı. Değerli arkadaşlar siyasetin özü insandır, insana dokunmaktır. Sosyal medya temel bir siyaset mecrası değildir sadece araçtır. Özellikle hayal kırıklığına uğrayan, kendisini üzgün hisseden genç kardeşlerime bir şey söylemek istiyorum: Siyaset klavyeye dokunarak evden değil, insana dokunarak meydanlardan yapılır. Köyde bir kahve sohbetine dahil olmamış, bir hasta ziyareti yapmamış, bir cenazede acıyı bir düğünde sevinci paylaşmamış arkadaşlar siyasetin ve insana dokunmanın ne demek olduğunu ve bu toplumun ne anlatmak istediğini asla ama asla anlayamaz. Koltuklarını daha da sağlamlaştırmak adına size hayal satanlara asla izin vermeyin. Yenilgisine rağmen koltuğa yapışanların peşinden gitmeyin, kendi yolunuzu açın. 22 yıldır girdiği her seçimi kazanan, toplum tarafından benimsenmiş, sevilmiş bir liderin seçmenine “koyun” demeden önce girdiği 11 seçimi de kazanamayan bir liderin peşinden gidenleri, onu destekleyenleri, umut bağlayanları sorgulayın. Değişim şart derken bunu önce partinizin yönetim kadrosunda başlatın. Başarısız, kendini ifade edemeyen, kritik durumlarda dahi milli duruş sergileyemeyen bir lideri partinizin başında tutmayın.

Şaşırmadığımız bir seçim süreci oldu…

Muhalefet kaybedilen her seçimde bu millete gerizekalı demenin konforundan çıkmalı artık. Siyaset profesyonel bir alan, bu işin temeline inmeli, sosyolojisini kavramalı. “Aptal” diyerek bu seçmenin oyunu alacağınızı mı sanıyordunuz? “Cinsiyetçi söyleme” karşı olduklarından bahsedenler AK Parti seçmenine o****u diyen kadının fotoğrafını profiline koydu, özgürlükten bahsedenler karşı düşünceye tahammülsüzlüğü ile öne çıktı, eşitlikten bahsedenler bakkal Mehmet ile benim oyum bir mi dedi. Anneler gününde bir Cumhurbaşkanının ve Cumhurbaşkanı adayının vefat etmiş annesi ile fotoğrafının altına ağza alınmayacak küfürler edildi. En acısı da AK Parti’ye oy verdi diye deprem bölgelerinde yaşayan insanlar kastedilerek “müstahakmış bunlara, hepsi geberseydi, yaptığım yardımlar haram olsun” içerikli tweetler atıldı, bunlar binlerce retweet aldı. Bu mantığa sahip insanları (!) kabullenemiyorum, tiksiniyorum! Örneğin yüreğimizi parçalayan İzmir depreminde hükümete yakın STK’lar, siyasetçiler, aktörler yapması gerektiği gibi muazzam bir çaba gösterdi, herkes yardıma koştu, çabaladı ve bu da İzmir halkından takdir topladı ama hiç kimse İzmirliler CHP’ye %65 oy verdi diye küfretmedi, hakkını haram etmedi, nankör demedi hatta lafını bile etmedi. Etmemeli de zaten. Bizler oralarda siyaseten rant devşirmek için değil, vicdanen yapmamız gerekeni yapmak için bulunduk, bulunacağız da. Ülke sevgisi, millet sevgisi iki eli kavuşturup kalp yapmakla olmuyor. Bu da şekilcilikten öteye geçemiyor. Acı çekenin acısını kalbinde hissedebiliyorsan, yükünü paylaşabiliyorsan o zaman insan olabilmişsin demektir. Tıpkı Ahmed Arif’in dediği gibi:

Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim

Olmalı zaten

Olmazsa insan olmaz yüreğim…

Demokrasiden bahsedenler; yüzde 60 oranla kazanacağından emin olanlar, son iki hafta İnce ve Oğan’a çekil baskısı yaptı. Farklılıklara ve tercihlere tahammülsüzlüklerini apaçık ortaya koydular. Hatta bu öyle bir noktaya geldi ki eski yol arkadaşları olan Cumhurbaşkanı adayına yönelik kurulan kaset kumpasından dahi medet umdular.

Türkiye’de bu siyaset tarzı bir güvenlik sorunu olmaya başlamıştır. Her şeyde bölen, parçalayan, ötekileştiren, tercihlere saygı duymayan, kıran, inciten bu düşünce tarzı ülkemizde bir an önce son bulmalıdır. Sonuç olarak insanlar tüm bu olanları sessiz sessiz izleyip ”kendilerinden olmayana yaşama hakkı vermez bunlar” diye düşündüler. Bakın benim gibi düşünen milyonlar çok gerekmediği sürece tepkisini bir yerde göstermez, tartışmaz, kırmaz, ötekileştirmez ama seçim günü mührü pusulaya öyle bir vurur ki söylenenlerin, yaşatılanların, baskıların hepsine cevap olur. İşte bu yüzden biz Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a “sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi” diyoruz. Bu yazdıklarımın birçoğundan millet ittifakı seçmeninin büyük bir kısmı hiçbir şey anlamayacak ancak aklı ve vicdanı olanlar için yazdım bu satırları.

Sonuç olarak bölücü çevrelerce, demokrasi tanımazlar tarafından diktatör olarak nitelendirilen Recep Tayyip Erdoğan demokratik siyaseti öncelemese ve milletin yoğun iradesini yansıtmak üzere 50+1 gibi bir uygulamayı başlatmamış olsa bugün ikinci tur gibi bir konuyu tartışmıyor olacaktık. Çok sesliliğe önem vermese ve baraj yüzde 10’da kalsaydı bugün İyi Parti ve Yeşil Sol Parti TBMM’de temsil edilmiyor olacaktı. İnsanları hedef alırken görüşlerinizi temellendirin ve tutarlı olun. Temellendirilmemiş görüş toplum tarafından benimsenmez ve desteklenmez. Öyle de oluyor.

Bu ülke ve bu aziz millet her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyor. Karşımızdakiler ne kadar acımasız, vurdumduymaz, saygısız olursa olsun biz iyilikten ve güzellikten asla ayrılmayacağız. Çünkü siyasetin özü insan kazanmaktır. Bu toprakların evladı Yunus’un dediği gibi:

Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için

Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim

Kalın sağlıcakla…

Yeter! Söz Milletindir!

Türkiye bu cümle ile 1950 seçimlerinde tanıştı. Gelin o günlere bir dönelim. Türkiye’de “resmen” seçimli demokrasi ne zaman uygulanmaya başlamıştır diye soracak olsak birçok kişi 1946 seçimlerini referans gösterir. Evet “sözde” demokrasi ile bu zamanda buluşmuştur milletimiz. Niye “sözde” dedim bunu bir açalım…

Çok partili seçimlerden korkan CHP 1946 seçimlerinde açık oy gizli tasnif sistemini uygulatır! Yani vatandaş oyunu açıkça kurul önünde kullanır ancak oylar halktan gizli sayılır. Üstüne üstlük bu seçimlerde yargı denetimi de yoktur. Sonra da bunun adına ‘demokrasi’ denir. Bu sebeple şahsen Türkiye’de ilk demokratik seçimin yapıldığı zaman olarak 1950 yılını baz alırım.

Yeter Söz Milletindir mottosuyla yola çıkan Adnan Menderes’in Demokrat Partisi 14 Mayıs 1950’de yüksek bir oy oranıyla iktidar olur. Kapsamlı bir dönem olduğu için bu yazımda Menderes’in politikasını, duruşunu, doğru ve yanlışlarını değerlendirmeyeceğim ancak şu kesinlikle unutulmamalıdır ki Adnan Menderes bu topraklar üzerinde demokrasi uğruna en büyük bedeli, canıyla, ödemiş bir fanidir. Demokrasi adına bir can yitirilmiştir belki ama onun karşılığında milyonlarca yürek demokrasi adına atmaya başlamıştır ve milletimiz o haksızlığı hala unutmamıştır.

Günümüz siyasetini de adeta 1950 seçimleri şekillendiriyor.

Malum seçimlerin 14 Mayıs 2023’de yapılacağı Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından açıklandı. Ancak ilginç olan bir nokta daha var. Tarihe not düşmek istiyorum: Seçim tarihi belli olur olmaz CHP’de ‘Yeter Söz Milletin’ furyası başladı. Milletvekilleri videolar çekiyor, paylaşımlarında bu sloganı kullanıyor ve hatta dün itibarı ile genel merkezlerine bu sloganın yazdığı dev bir afiş asılı. CHP’ye ve dolayısı ile tek parti sistemine karşı duruşun bir sembolü olan ve 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin kullandığı bu söylemin CHP Genel Merkezine asılması yüzümde acı bir tebessüm oluşturdu.

Önce Adnan Menderes’i astılar, şimdi de afişini!

CHP’yi yönetenler Türk Siyasi Tarihi’nden o kadar uzaktalar ki: Kendilerine ilk mağlubiyeti tattıran; seçim yoluyla indiremeyeceklerini anlayınca türlü senaryolar ve davalarla (köpek, bebek, cımbız) idam ettirdikleri merhum Adnan Menderes’in ‘Yeter Söz Milletindir’ sloganını kullanabiliyorlar. (Ah siyaset!) Buradan şu çıkarımda bulunabiliriz; demek ki Menderes’in Demokrat Partisi Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinden 70 yıl önde bir partiymiş.

20 yıldır girdiği her seçimden “milletin” desteğiyle başarılı çıkan, vesayet odaklarını yerle bir eden bir lidere karşı CHP’nin sahiplenmeye çalıştığı bu söylem tutmaz. Bu ülkede çok partili ve denetime tabi seçimlerden, yani 1950’den, itibaren Söz de Karar da Milletimizin.

1946 seçimlerine dair trajikomik bir olayla yazımı sonlandırmak istiyorum.

1946 seçimlerinde köyünde zorlukla geçinen bir vatandaş sandığa gider ve açık oy sistemi olduğu için mecburen açık açık gönlünden geçen Demokrat Partiye kurul önünde oyunu verir. Eve döner, Demokrat Parti’ye oyunu verdiğini duyan hanımı evhamlanır. Aman bey, sen şimdi gittin Demokrat Parti’ye oyunu verdin hükümet bunu haber alınca bizi rahat bırakmaz; tarlamızı, hayvanımızı elimizden alır, git oyunu değiştir der. Adamcağız seçim kuruluna gider ben büyük hata ettim yanlış oy attım değiştirmek istiyorum der. Gizli tasnif yapan kurul başkanının cevabı manidardır: “Bu seferlik biz değiştirdik, bir daha tekrarlama.”

Sözün her daim millette olduğu güzel ülkemizde kalın sağlıcakla…

TÜKETİM HASTALIĞI ve İLACI: ÜRETMEK

Günümüz dünyasında yaşama bakışınızı belirleyen iki önemli nokta; “üreten” veya “tüketen” olmak. Bu iki kavram devletlerin de insanların da karakterini özetleyen iki ayrı kelime.

1920’lerde savaştan çıkan Türkiye doğal olarak üreten bir ülke olmaktan çok uzaktaydı. Savaşın ağır yükünün atılması ve yaraların sarılması uzun süre aldı. Ancak bu “toparlanma” dönemi hiçbir zaman bitmedi, bitirilemedi. Ülkemiz sanayi hamlesini darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, dışa bağımlı ekonomi, ihanetler ve ekonomik krizler yüzünden uzun yıllar maalesef gerçekleştiremedi. Bunun yanında Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre, Nuri Killigil gibi yerli müteşebbislerin önü kesildi, küstürüldü. Bu sadece kişilerle mi sınırlıydı; tabi ki hayır. Devrim Otomobili gibi bir proje dahi rafa kaldırılmış ve Türk Milletinin omuzlarına “biz yapamayız” yaftası bir kez daha yüklenmiştir.

Türkiye 1980’lerde Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini üretmekle, kibrit üretmekle övünen bir ülkeydi.

Halen devam etmekte olan yoğun mücadelelere, perde arkası savaşlara rağmen bugün Türkiye elektrikli otomobil ve İHA/SİHA/İnsansız Muharip Uçak gibi yüksek teknoloji ürünlerini üreten bir noktaya geldi.

“Biz yapamayız abi, adamlar yapıyor, Türk’ün aklı ancak bu kadar” gibi ön yenilgiyi kabul eden, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, üretmeyen bu tüketim zihniyetinin yerini; “biz de yaparız, en iyisini üretiriz” diyen özgüveni yerinde bir inanmışlık aldı. Bu tüketim zihniyeti yıllarca yalnızca yediğini, içtiğini, kullandığını tüketmedi; bir milletin hayallerini, inanç ve umutlarını da tüketti.

İşin ülke ve devlet boyutunu aşıp insan ilişkilerinde üretim ve tüketimi ele alacak olursak burada da tüketenin çevresindekilere ne denli zarar verdiğini görmemiz gerekir. Sevgiyi, sanatı, doğayı, insanlığı, güzel bir fikri, inançları ve dahi tüm güzel duyguları tüketen; her ortaya çıkanı, yapılanı eleştiren insanlar kendilerini de çevrelerini de huzursuz eder. Oysa üretmek ruhun gıdasıdır: Çok daha zor ve yorucu olsa da üretmek insanı daha başarılı ve mutlu yapar. Örneğin ilkokulda 35×50 resim defterlerimize yaptığımız resimleri hatırlayalım; bir Picasso değildik ama hepimiz ürettiğimizden, ortaya çıkardığımızdan mutlu olurduk. Bu konuyla ilgili güzel bir hikâye geldi aklıma:

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. ” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi unutma” diye de ilave etmiş.

Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını tembihlemiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış, üretmemiş insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde ise onlardan müspet, yapıcı, üretken olmalarını istedin. Ancak buna cesaret edemediler.”

Yapıcı ve/veya üretken olmak eğitim, birikim, bilgi ve deneyim gerektirir. Tüketen olmak için ise yalnızca “tüketim” motivasyonu yeterlidir. Unutmayalım insan bu dünyaya bir iz bıraktığında, güzel bir hatıra, güzel bir söz, güzel bir davranış, güzel-faydalı bir eser bıraktığında hayat gayesini tamamlamış olur. Bunun için de önce inanmak ve hayal etmek gerekir.

Son söz: Hayal kuruyorsanız büyük hayaller kurun. Nasıl olsa hayal kurmanın maliyeti yok.

Kalın sağlıcakla…

İşini İyi Yapmak…

Bol yağışlı, bol rüzgârlı bir Ankara’da, sonbaharın son gününde; hayata, çalışmaya ve işini iyi yapmaya dair bir iki kelam etmek, bir şeyler karalamak geldi içimden.

Günümüz dünyası insanları bireyselliğe, kolay yoldan para kazanmaya, kazancın sebebini sorgulamadan sadece hayat standartlarını yükseltmeye yönlendiriyor. Dolayısı ile bencillik ve ben merkezcilik toplumsal hayatımızda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Kimse başarının, bir şeyler üretmenin, katma değer sağlamanın, işini iyi-dürüst yapmanın peşinde değil. Bireysel düşüncenin beraberinde getirdiği fırsatçılık toplumlarda ve dolayısı ile ülkemizde (belki de en yüksek düzeyde) had safhada.

Gerek toplumsal baskı gerek sosyal çevre gerekse de ailelerinin baskısı ile genç kardeşlerimiz işini daha iyi yapmaya, sevdiği işi yapmaya, sevdiği yerde bulunmaya değil de ‘daha çok kazanmaya’ yönlendiriliyorlar. Hayata yeni gelen bir çocuğun hedefi daha iyi, daha doğru, daha güzel insan olmak değil; kaynağı ne olursa olsun çok kazanmak haline geldi. İşte bu toplumsal bozulmalar da dolandırıcılığın, ahlaksızlığın, arsızlığın, hırsızlığın ve hatta ayırt etmeksizin tüm canlılara karşı şiddetin sebebi haline geliyor.

Bu yaşananların birçoğuna çözüm geçmişimizde, ‘öz kültürümüzde’ aslında. Örneğin dürüstlüğün ve işini iyi yapmanın en önemli denetleyicilerinden ve tetikleyicilerinden olan Ahilik Ruhu esnaflarımız arasında yok olmaya yüz tuttu. Esnaf kültürünün temel taşlarından birisi olan Ahilik anlayışında hileli iş yapan esnafın ya dükkânı kapatılırdı ya da o esnaf yaptığı işten men edilirdi. Örneğin en çok tartışma konusu olan ürünlerden biri de ayakkabılar; ‘çürük çarıklardı’.

Eğer bir imalat hilesi söz konusu ise ilgili usta çağrılır, esnafın ileri gelenleri ve diğer meslek temsilcileri huzurunda yetkili tarafından tekdir edilir, aldığı ücretin müşteriye iadesi sağlanır, dava konusu olan ayakkabı da kullanılmamak üzere dama atılırmış. Bir ayakkabıcı esnafının yaptığı ayakkabının dama atılması o usta için en büyük ayıp olup meslekteki şeref ve itibarını sıfırlar, müşterisinin azalmasına yol açarmış. Bu anlayış bütün esnaf teşkilatı için bir genelleme niteliğinde olup birisi hakkında “pabucu dama atıldı” denilmesi artık o meslekten ekmek yemesinin zor olduğuna işaret sayılır, esnafın bu titizlik ile işini yapması temin edilirmiş.

Hiç kimseyi veya meslek gurubunu hedef almak istemiyorum ancak bugün bu anlayış devam etse kimlerin pabuçları dama atılırdı bir gözünüzün önünden geçirin. Bu vesile ile işine hile karıştırmayan, aynı ahlaki anlayışla işini devam ettiren bütün esnaflarımıza ve çalışanlara hayırlı ve bereketli kazançlar temenni ediyorum.

Toplum hayatının şekillenmesinde önemli etkisi olan ebeveynlerden ve öğretmenlerimizden de bir talebim var; çocuklarımızı çok kazanmaya, avukat-mühendis-doktor olmaya, makam-mevki edinmeye şartlamayın. Onlara vereceğimiz en önemli ders ‘dürüstlük’ ve ‘işini en iyi şekilde yapmaktır.’

Martin Luther King’in şu önemli cümleleri her birimizin kulağına küpe olmalı:

Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin.”

Kalın sağlıcakla…

Siyasete ve Ülke Gündemine Dair

Herkesin her konuda siyasi bir yorum yapmasından, duyar kasmasından, karşı mahalleyi linç etmesinden yoruldum, yorulduk! 16 yaşından beri siyasi camianın içerisinde bulunan birisi olarak söylüyorum; bugüne kadar hiç bir arkadaşımı, eşimi, dostumu siyasi olarak kategorize etmedim. Yeri geldiğinde usulünce tartıştım ancak bulunduğum hiç bir ortamda siyasi görüşümü kimseye dikte etmeye çalışmadım. Ama bir bakıyorum devlete, siyasete, uluslararası ilişkilere dair tek bir okuma yapmamış, saha tecrübesi edinmemiş kişileri karşımda siyaset yaparken görüyorum.

Genç kardeşlerim önünüzde oldukça kötü örnekler var biliyorum. Ülkenize dair bir şeyler yapmak istiyorsanız kendi alanınızın en iyisi olmaya gayret edin, çalışın, çabalayın ama ayrış(tır)mayın. Son haftalarda bazı odaklar bizleri kutuplaştırmaya çalışıyor. Bunların maşası olmayın!

Politikaya ilgili olan özellikle genç kardeşlerime sesleniyorum; siyaset uzun soluklu bir maratondur. Günlük heveslerle, popülizm uğruna, alkış almak, beğeni toplamak uğruna girişilecek ‘şovenizmin sahnesi’ bir alan değildir! Öncelikle öğrenmeniz gereken karşınızdakine, ‘ötekine’ saygıdır.

Bir bakıyorsunuz sahneye ödül almaya çıkan sanatçı bile sanatına dair konuşma yapmak yerine siyasi konuşma yapıyor. Öbür taraftan sadece Sayın Cumhurbaşkanımızla poz verdi diye sanatçılar, şefler linç ediliyor. Bu mudur medeniyet? Özgürlük sadece ‘muhaliflerin’ konfor alanı mıdır?

Ülkede yaşayan her bir vatandaşın siyasete ilgi duyması güzel bir şeydir ancak siyaseti hayatımızın her alanına, her ortamına taşıma gafletine düşmeyelim. Bu ülkenin ayrışmaya değil birleşmeye ihtiyacı var. Bizleri ayrıştırmaya çalışanları kendimizden ve ülkemizden uzak tutalım.

Kalın sağlıcakla…

15 Temmuz Destanı…

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

O gece FETÖ yıllardır kurmuş olduğu ihanet çemberiyle ülkemizin istiklal ve istikbalini hedef aldı. Yıllardır tasarladıkları ve uygulamaya koydukları alçak planlarının son noktası 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi oldu.
Düşmanın harp sahasında dahi yapmadığı alçaklığı bu asker görünümlü teröristler dünya tarihinde görülmemiş bir biçimde yapmış, milletimizin uçaklarıyla milletin meclisini bombalama cüretini göstermişlerdir. Gazi Meclisimize dahi kasteden bu alçaklar; milli iradeyi ebediyen susturmayı, istiklalimizi elimizden almayı hedeflemişlerdi.
Hainler; devletimize, huzur ve refahımıza kastedebileceklerini sandılar ancak vatanına, devletine ve bayrağına bağlı necip milletimizi hesaba katmamışlardı. O gece adeta ölümü öldürerek meydanları ve caddeleri dolduran; tanklara, toplara, tüfeklere ve hainlere meydan okuyan vatandaşlarımız, Gazilerimiz ve Şehitlerimiz bu alçak girişime güçlü bir şekilde dur demişlerdir.
Millî İradeyi ve demokrasiyi koruma uğruna tanklara, mermilere ve bombalara vücudunu siper eden 250 vatandaşımız Şehitlik mertebesine ulaşmış; 2712 vatandaşımız da gazi olmuştur. Bir milleti millet yapan ortak kader ve gelecek duygusuna tekabül eder şekilde kahramanlık örnekleriyle dolu 15 Temmuz gecesinde; hain terör örgütünü engellemek için arkamda kimse var mı diye bakmaksızın direniş gösteren, canı pahasına göğsünü silahlara, tanklara siper eden Şehitlerimiz, Gazilerimiz ve milletimizin tüm mensupları ülkemizin şanlı tarihinde yerlerini almıştır.
Milletimiz: 946 yıl önce Malazgirt’te, 718 yıl önce Söğüt’te, 564 yıl önce İstanbul’da, 102 yıl önce Çanakkale’de olduğu gibi, Anadolu topraklarını hayat alanı olmanın ötesinde istikbali olarak gördüğünü; canını vermeden bu toprakları kimselere yar etmeyeceğini bütün dünyaya haykırmıştır.
Bıyıkları henüz terlememiş gençlerden, 70 yaşındaki ihtiyarlara, işçisinden patronuna, köylüsünden şehirlisine kadar milletimizin tüm fertleri parti, meşrep, siyasi görüş farkı gözetmeksizin darbeciler karşısında yekvücut olduk. O gece kimisi bir namlunun ucunda gençliğini, kimisi arkasında gözü yaşlı ama mağrur bir eşi, kimisi vakur bir babayı ve çocuğunu bıraktı. Acılar yaşadık, kaybettiklerimiz oldu ancak milletçe irademize sahip çıktık, geleceğimize el sürdürmedik.
Darbeci hainlere karşı bir milletin topyekûn direnişini ifade eden “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik” gününde canları pahasına vatanı müdafaa eden aziz Şehitlerimizi rahmetle, Gazilerimizi minnetle yâd ediyorum.
Allah ülkemize ve milletimize böyle karanlık bir geceyi tekrar yaşatmasın.

Referanduma Dair: Madde Madde Açıklamaları

Bir tek adamlık, diktatörlük furyası almış yürüyor; kimse olayı net anlatmadığı için de ortalık manüpilasyon yapan, gerçeği saptıran şovmenlere kalıyor.

Bu yazımda akıllara en çok takılan soruları cevaplamaya; maddeler üstünden açıklama yapmaya çalışacağım…

Değişikliğin ilk maddesi Anayasamızın 9. Maddesindeki yargı tanımında “bağımsız” ifadesinin yanına bir de “tarafsız” ibaresini getiriyor. Bunda herkes hemfikir diye zannediyorum.

2. maddesinde 550 milletvekili sayısı 600’e çıkıyor. Dinamik bir nüfus artışı göz önüne alındığında temsil oranını dengeleyebilmek için atılması gereken bir adım. Şu an TBMM’de 100 bin oy alarak seçilen milletvekilimiz de var 23 bin oy alarak seçilen milletvekilimiz de var. Bugün Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama 54 bin kişiye bir milletvekili düşerken, Türkiye’de bir milletvekili 143 bin kişiyi temsil ediyor. 80 milyon nüfuslu Almanya’da 667, 66 milyon nüfuslu Fransa’da 925, 65 milyon nüfuslu İngiltere’de 1.449(Avam-Lordlar), 61 milyon nüfuslu İtalya’da 952, 46 milyon nüfuslu İspanya’da ise 616 milletvekili bulunuyor. Rakamlar ve gerçekler ortada… Milletvekili sayısının 600’e çıkmasının ardından yapılacak olan Seçim Kanunu değişikliği ile orantılı temsilin tam olarak yakalanması hedeflenmektedir. Bunun ülkeye maliyet getirdiğini dillendirmek ise komediden öteye geçemez. Üstüne üstlük 1.200.000 TL’lik telefon faturasını milletin sırtına yükleyen bir milletvekilinin parti liderinin bunu dillendirmesi ise trajikomiktir.

3. madde seçilme yaşının 18’e indirilmesini öngörmektedir. Seçme yeterliliği olduğunu düşündüğümüz gençlerimize seçilmeye geldiğinde niye dur diyoruz? Emin olun seçmekte seçilmek kadar önemli bir yetkinlik ve idrak ister. Bunu sağlayan; 18-24 yaş arasında seçilmeyi bekleyen vatandaşlarımıza hakları teslim edilmeli. Yaklaşık 7 milyon olan 60-69 yaş arası nüfusun TBMM’de aynı yaş grubunda, onları temsil eden, 76 milletvekili varken; 18-24 yaş arası yaklaşık 7 milyon kişinin TBMM’de onların sorunlarını dillendirecek, ihtiyaç duydukları gerekli yasal eksiklikleri giderecek, sesleri olacak bir temsilcileri maalesef bulunmamaktadır. Bu ülkenin gençliğine güvenmeyenlerin Türkiye’nin geleceği hakkında tek kelime dahi söz söylemeye hakları yoktur diye düşünüyorum.
fullsizerender-1

4. madde Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Seçimlerinin 5 yılda bir aynı günde yapılmasını düzenlemektedir. Burada kafa karışıklığı yaratan bir hususa açıklık getirelim. Aynı gün yapılması demek bu iki seçim için aynı sandığa oy atılması demek değildir. Ayrı sandıklarda seçim yapılacaktır. Bu seçimi illerimizdeki Büyükşehir Belediye Başkanı ve Meclis Üyesi seçimlerine benzetebiliriz. Vatandaşlarımız iki ayrı sandığa farklı görüşünü yansıtabilir. Bu da demokrasinin güzel bir tezahürüdür.

Örneğin bugün Eskişehir Büyükşehir Belediyesi CHP’li başkan tarafından yönetiliyorken Belediye Meclisinde AK Parti çoğunluğu söz konusudur. Yeni sistemde net tabirle “oyun kurucu” vesayet odakları değil “HALK” olacaktır. Vatandaşlarımız isterse TBMM çoğunluğunu Cumhurbaşkanı adayının yakın/üyesi olduğu partiye vererek uyumlu bir çalışma ortamı kurabilir veya tam tersi Cumhurbaşkanı adayına güvenir, oy verir ama onu daha sıkı denetleyecek bir mekanizma olması açısından TBMM çoğunluğunu oy verdiği Cumhurbaşkanı adayının tam zıttı bir partiden oluşturabilir. Bu minvalde karar milletimizin elinde olacak, sistemin işleyişini halk kuracaktır.
secim-sandigi_zpsc06c0d241

5. madde TBMM’nin yetkilerini düzenlemektedir. Geniş çaplı bir değişiklik olmadığı ve tartışma içermediği için üzerinde durmuyorum.

6. Maddede TBMM’nin hükumet üzerindeki denetim yetkisi düzenlenmektedir. Denetim yok ifadesi yanlıştır. Asıl bugün yürürlükte olan parlamenter sistemde denetim mekanizması sağlıklı işlemez. Hükumetler, meclis çoğunluğuna ait partinin içinden çıktığı için parti bağı devreye girerek sağlıklı bir denetime izin vermez. 1960’tan Günümüze kadar 262 adet GENSORU’dan sadece 2 tanesi karara bağlanabilmiştir.

Yine sözlü soru kaldırılıyor bunun yerine yazılı soru yürürlüğe giriyor. Çünkü sözlü soru yeni sistemin mantığına ters. Mevcut sistemde sözlü sorulara hükumet üyeleri TBMM kürsüsünden cevap vermektedir; yeni sistemde ise bakanlar TBMM üyesi olamayacağı için kürsüye çıkıp sorulara da cevap veremeyeceklerdir. Mevcut sistem de sağlıklı işlemiyor zaten. Bir milletvekili sözlü soru soruyor ama ilgili bakan isterse bunu cevaplamıyor ve herhangi yaptırımı da yok. Oysa yeni sistemde yazılı sorulara 15 gün içerisinde cevap verme zorunluluğu getiriliyor.
f-222084691_aaaa

7. madde Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliklerini ve seçim usullerini düzenliyor. Bu maddeye göre Cumhurbaşkanı yüzde 50 ve üzeri oyla seçilerek yürütmenin başı olacaktır. İlk turda bu oyu alan aday olmaması halinde 1. Turda en çok oy alan 2 Cumhurbaşkanı adayı arasında 2 hafta sonra pazar günü seçime gidilecektir. Burada altını çizmemiz gereken husus ise Cumhurbaşkanı seçiminin 2. Tura kalması halinde TBMM seçimleri yenilenmeyecektir. Milletvekilleri görevlerine başlayacaklardır.

8. Madde Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenlemektedir. Buna göre bugün de olduğu gibi: Bakanları, üst düzey yöneticileri atar; TBMM’nin yaptığı kanunları yayımlar; devlet organlarının uyumlu çalışmasını temin eder; MGK politikalarını belirler; TSK Başkomutanlığını temsil eder, vb. Bu noktalarda hiçbir değişiklik yok.

Üzerinde tartışma yürütülen kısım ise Cumhurbaşkanlığı kararnameleri. Muhalefet bunu da çarpıtarak halkı kandırma çabası içerisine giriyor. Bugün Bakanlar Kurulu Kararnamesi dediğimiz uygulama; yeni sistemde Başbakanlık olmayacağı için Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi adını alıyor. Devletin işleyişini düzenlemek, yasal boşlukları gidermek için farklı alanlarda Bakanlar Kurulu Kararnamesi yayımlanabiliyor. Yeni sistemde de bu işleyiş devam edecek. Cumhurbaşkanı; temel haklar, kişi hak ve ödevleri, siyasi haklar ve ödevler ve Anayasamızda kanunla düzenlenmesi öngörülen alanlarda kararname çıkaramayacak. Vatandaşlarımızın ihtiyaç duyduğu, yasal boşluk oluşturan alanlarda zaman kazanarak kararname ile düzenleme yapabilecek.

Cumhurbaşkanlığı kararnameleri kanun hükmünde değil kanun altında olacaktır. Yani bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile TBMM’nin yapmış olduğu kanun çakıştığı durumda kanun geçerli olacaktır veya Cumhurbaşkanının kararname çıkardığı bir konuyla ilgili TBMM yasa yaparsa ilgili kararname anında yürürlükten kalkacaktır. Yalnızca olağanüstü hal dönemlerinde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Kanun Hükmünde olacak ancak bu kararnameler de TBMM onayından geçecektir (aşağıda açıklayacağım).

Bu noktada Cumhurbaşkanının kendi ekibiyle çalışması son derece önemlidir. Bugüne kadar koalisyon belasının yaşandığı dönemlerde iktidarlar hep milletimize ağladılar. Çünkü başbakan A derken başka partiden olan Dışişleri Bakanı Z dedi. Bu durumun doğal olarak ülkeye getirdiği istikrarsızlıklar ekonomik krizlerle sonuçlandı. Artık olumsuz bir durumda halk kime hesap soracağını bilecek ve kararını ona göre verecektir.

9. Madde günümüzde cezai sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanına fiil ve eylemlerinden dolayı sorumluluk yüklemektedir. Bugün Cumhurbaşkanı’nın vatana ihanet hariç (onun da tanımlaması yok) hiçbir cezai sorumluluğu bulunmazken yeni sistemde TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önerge ile herhangi konuda hakkında soruşturma açılması istenebilecek, üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılabilecektir. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı seçimleri yenileme yetkisini de kullanamayacaktır.

10. Madde Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanların atanmasına, görevlerine ilişkin düzenlemeler getirmektedir. Bu maddeye göre yine yasama organı olan TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği kararla Bakanlar ve Cumhurbaşkanı Yardımcıları hakkında soruşturma açılabilecektir. Bu noktada Cumhurbaşkanı Yardımcılarının görev, yetki ve sorumlulukları ile ilgili manipülasyon yapılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi nedenle boşalması halinde (vefat, istifa) Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçim yenilenene kadar Cumhurbaşkanlığı makamına vekâlet edecektir ve 45 gün içerisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır.

ABD’deki gibi bizde de Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Cumhurbaşkanıyla beraber seçilsin ve makamın boşalması halinde görev süresini yardımcı tamamlasın diyenler oluyor. Amaç, bu sistemle çift başlılığı ortadan kaldırmak. Bu sebeple Cumhurbaşkanı ile eşdeğerde ve o makamın ortağı gibi bir algı ile hareket eden yardımcı bu sistem içerisinde fayda değil zarar getirir. Makamın boşalması halinde daha önce belirttiğim gibi 45 gün içerisinde seçime gidilecek. TBMM seçimlerine 1 yıldan az süre kaldıysa seçimler birlikte yenilenecek 1 yıldan daha fazla süre varsa yeni Cumhurbaşkanı bu ara dönem için seçilecek.
kulliye

11. madde yine çokça tartışılan seçimlerin yenilenmesi, bazılarının yalanıyla “meclisin feshi” konusunu içeriyor. Yeni sistemde Cumhurbaşkanının da TBMM’nin de seçimleri yenileme yetkisi olacak. Yani bu dillendirildiği gibi sadece Cumhurbaşkanının yetkisinde değil. Asıl mevcut sistemde bahsettikleri husus var. Bugün Cumhurbaşkanı TBMM seçimlerini tek taraflı olarak yenileme kararı alabilir. Yeni sistemde ise TBMM’ye de bu yetki veriliyor ancak bu işin şöyle bir fren mekanizması var. Seçimleri yenileme yetkisini kim kullanırsa kullansın kendisi de seçime gidecek. Yani TBMM de Cumhurbaşkanı da seçimleri yenileme kararı alsa hem meclis hem Cumhurbaşkanı seçimleri yenilenecektir. Üstüne üstlük Cumhurbaşkanının 2 dönem kısıtlaması olduğu için, örneğin seçimleri yenileme yetkisini seçimden 2 yıl sonra kullanırsa, kendi görev süresini 3 yıl kısaltmış olacak ve bir dönemi çöpe gidecektir. Oysa milletvekilleri için bir dönem kısıtlaması bulunmamaktadır.

Üstelik ortada ciddi bir neden yokken seçimleri yenileme yetkisini kullanan taraf gideceği sandıkta siyasi bir bedel ödeyecek, halka hesap verecek ve belki de tekrar seçilememe riski ile karşı karşıya kalacaktır. Hal böyleyken bu yetki niçin veriliyor diyenleriniz olabilir. Bu, son çare olarak, tıkanıklıkları ve kilitlenmeleri önlemek için konulan bir güvenlik sibobudur.

Hatırlayın ABD’de geçtiğimiz yıllarda başkan ile parlamento arasında bir bütçe krizi oluştu ve hükumet bir esnaf gibi kepenk kapattı (goverment shutdown); devlet daireleri çalışamadı. Ya da ülkemizden bir örnekle 7 Haziran seçimlerini düşünelim. Uzunca bir süre hükumet kurulamadı ve istikrar sağlanamadı. Bu gibi özel ve kritik durumlarda iki taraftan birisi seçimleri yenileme yetkisini kullanabilecek, öngörülemeyen krizlerin önüne geçilecektir.

12. madde olağanüstü hal yönetimini düzenlemektedir. 15 Temmuz gibi büyük bir badireden sonra dahi ülke olarak ancak 5 günde OHAL kararı alabildik. 12. maddede bu durum işlevsel bir şekilde düzenlenmekte ve net olarak sınırları çizilmektedir. Yani belirtildiği gibi kafasına esen Cumhurbaşkanı “hadi bugün bir OHAL ilan edeyim” diyemeyecek. Maddeyi net şekilde okuyanlar bunu iyi bir şekilde idrak edebilirler. Üstelik Cumhurbaşkanının ilan ettiği OHAL, TBMM’nin yani yasama organının onayından geçecektir. TBMM OHAL’i uzatabilir, kısaltabilir veya tamamen yürürlükten kaldırabilir. Sıkıyönetim gibi antidemokratik bir uygulama da bu madde ile tamamen ortadan kaldırılıyor.

13. madde askeri mahkemeleri kaldırmakta ve yargı ayağında tam anlamıyla birlik sağlamaktadır. Bu madde ile “imtiyazlı yargılama” ortadan kalkacaktır. Askeri mahkemelerin yıllarca nasıl işlediğine şahit olduk. Asker geldi sizin kafanızı gözünüzü kırdı diyelim; gider askeri mahkemede yargılanır, askeri doktorlardan görev nedeniyle psikolojisi bozuk raporu alır sonra da beraat ederdi.

Artık devletin memuru, vatandaşlarımız nasıl sivil mahkemelerde yargılanıyorsa asker de aynı mahkemelerde yargılanacaktır.

14. madde HSYK ile düzenlemeleri içermektedir. Kurumun adı Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) oluyor. HSK’nın üye sayısı 22’den 13’e düşüyor. HSK’nın 4 üyesini mevcutta olduğu gibi Cumhurbaşkanı seçecek. Çoğunluğunu oluşturan 7 üye ise ilk kez TBMM tarafından seçilecek. Bu düzenlemelerle yargı kurumu üyeleri arasında rekabet ve gruplaşma son bulacak, TBMM’nin üye çoğunluğunu seçmesiyle demokratik meşruiyet sağlanacaktır.
dfg

15. madde bütçe ve kesin hesap kanunlarını düzenlemektedir. Yürütmenin başı Cumhurbaşkanı olacağı için doğal olarak bugün bakanlar kurulunun teklif ettiği bütçeyi yeni sistemde Cumhurbaşkanı teklif edecektir. TBMM, Cumhurbaşkanının sunduğu bütçeyi kabul etmeyebilir: Bu durumda bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranıyla kullanıma sunulur. Yani kısacası bütçeyi onaylama mercii TBMM olmaya devam edecektir.

16, 17 ve 18. Maddeler de yukarıda açıklamasını yapmış olduğum maddelerin ilgili anayasal metinlerde içerik olarak düzeltmelerini içermektedir. Görüldüğü gibi daha demokratik, denetim mekanizmaları karşılıklı olarak güçlendirilmiş bir rejim değil sistem değişikliğine doğru adım adım yaklaşıyoruz. Şunu belirtmekte de fayda var sistem kabul edildikten sonra siyasi partiler kanununu ve seçim kanunu yeni sisteme göre revize edilmeli bu şekilde uyumlu bir işleyiş benimsenmelidir.

İstikrarsızlığın olmadığı, çirkin koalisyon pazarlıklarının yaşanmadığı, çift başlılığın tam anlamıyla ortadan kalktığı bir sistem önümüze sunuluyor. Eksikleri veya tamamlanması gereken kısımları olabilir ancak muhalefet bunları düzeltmek yerine her zamanki gibi “istemezük” anlayışıyla olaya yaklaştı ve başka bir sistem de öneremedi.

Mevcut sistem bu ülkeyi yavaşlatmaya, ağırlaştırmaya yönelik; darbelere ve vesayete açık bir sistem. Bu ülkede 114 turda Cumhurbaşkanı seçilemedi. Ertesi gün 115. Turu yapmak üzere meclis kapandığında 12 Eylül 1980 darbesini yaşadık. İnsanımız acı çekti bu istikrarsız yönetimler yüzünden. Bir anayasa kitapçığının fırlatılmasından dolayı bir günde binlerce, yüzbinlerce insan işsiz kaldı; iflas etti. Bir gecede ekonomi allak bullak oldu, faiz yüzde 7500’lere fırladı.

Ülkemiz bu eski motorla daha fazla idare edilemez hale geldi.

Bu sebeple Güçlü bir Türkiye için 16 Nisan’da EVET diyeceğim. Lütfen sizler de objektif olun, okuyun-araştırın ve kararınızı verin.

Kararı ne olursa olsun; herkesin güzel ülkemiz için iyi niyetlerle hareket edeceğine yürekten inanıyorum…

Kalın sağlıcakla…

Siyasi İstismarcılara Tekrar Tekrar Gerçekleri Anlatıyoruz!

Bugün chp grup toplantısında genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu, hükümetin 15 Temmuz şehitlerinin kardeş veya erkek çocuklarına askerlik muafiyeti tanıyan kanun hükmünde kararnamesi için şu ifadeleri kullandı (noktasına dokunmuyorum): “Sevgili anneler, Türkiye’nin çok sorunu olduğunu söyledim. Siyaset kurumunun bu sorunlara çözüm üretmesi gerekir ama iktidardaki parti yani AKP’nin sorun çözme kapasitesi ve yeteneği yoktur, bunu kaybetmiştir. Bakın bugün kanun hükmünde bir kararname yayınlandı. Şehitler arasında ayrım yapmışlardı, şimdi bu ayrımı derinleştiriyorlar. 15 Temmuz şehitlerinin kardeşleri ve çocukları arzu ederlerse askerlik yapmayacaklar ama PKK’ya karşı, teröre karşı mücadele eden şehitlerin çocukları veya kardeşleri askerlik yapacak. Bu düzenlemeyi yapan -açık ve net söylüyorum, Binali Yıldırım da duysun, bakanlar da duysun, sarayda oturan zat da duysun- şehitler arasında ayrımcılık yapan insanlar haindirler. Şehitler arasında ayrım yapılır mı Allah aşkına?” 

Asıl bu ülkede hainlik yapanlar, bölücülük yapanlar; olmayan birşeyi varmış gibi gösterenler, pkk’nın kucağına oturup kolkola miting yapanlardır! 

El insaf kardeşim hiç mi danışmanın yok? Hadi bilgisiz, beceriksiz bir danışmanın var diyelim, Google’ı açıp bakamıyor mu vatani görevini yaparken terörle mücadelede şehit olan kişinin kardeş ve yakınlarına ne gibi haklar tanınıyor?!

Bakınız Milli Savunma Bakanlığımızın sitesinde vatani görevini yaparken şehit olanlarla ilgili ne yazıyor (yine noktasına dokunmuyorum): “Askerlik hizmetini yerine getirmekte iken 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında hayatını kaybeden yükümlülerin kendilerinden olma erkek çocukları ile aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı, istekli olmadıkça silah altına alınmaz ve silah altındakiler istekleri halinde terhis edilir.” Yine muvazzaf şehitlerimizin çocuklarına da askerlikte istediği ili seçme hakkı tanınıyor.

Kaldı ki herşeyi, tüm açıklamaları bir kenara bırakalım: 15 Temmuz şehitleri tarihimizde ayrı bir noktaya konumlanmıştır. Çünkü onlar silah altında değildi. Sokağa çıkmak, mermilerin, tankların önüne atlamak gibi bir mecburiyetleri yoktu. Ama onlar bankamatiklerin önünde para çekme kuyruklarında evlerini erzakla doldurma telaşına girmek yerine ülkesi, milleti, bayrağı, istiklal ve istikbali için; bizim için canını ortaya koymayı seçti, tıpkı milyonların yaptığı gibi…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorunu kim askere gitmiş kim gitmemiş değildir. Onun sorunu 15 Temmuz günü ülkesi ve milleti için sokağa dökülen milyonlardır, şehitlerdir. 

Kimbilir bu kinin sebebi o yüce şehitlerin; dış güçlerin ve “onların içerideki maşalarının” kirli, hain planlarını bozguna uğrattığı içindir.

Kim ne derse desin, 15 Temmuz şehitlerinin isimleri bu ülkenin tarihine altın harflerle yazılmıştır. Varsın bir genel başkan bunu telaffuz etmesin. 

Allah tüm şehitlerimize rahmet eylesin. 

Kalın sağlıcakla…

Büyüyen Türkiye Karşısında Kirli İttifaklar-1 (Gezi Olaylarının Ekonomimize Etkisi)

Zamanda kısa bir yolculuğa çıkalım…

AK Parti öncesi, 2002 yılında borçlanma faizi %63 idi. Düşünebiliyor musunuz? 100 TL için 63 TL faiz ödüyorduk. AK Parti iktidarı ve olumlu ekonomi politikası ile bu rakam 2013 Mayıs ortasında %4,5’e indi. Bu hesaba göre AK Parti iktidarında Türkiye 13 yılda 642 milyar lira faiz lobisine para vermemiştir.

Ekonomik yönden gelişen, büyüyen ve bağımsız bir hale gelen ülkemiz bir çok yapıyı korkuttu. Ekonomik yönden güçlü Türkiye’nin bölgede daha önemli bir konuma gelebileceğinin öngörüsü dahi ‘bazılarını’ harekete geçirdi.

2013 Mayıs ayında tarihinin en kazançlı dönemlerinden birini geçiren borsamız, 22 Mayıs’ta 93 bin 179 puana kadar çıkarak tarihi zirve yakalamıştı.

Olayların patlak vermesiyle birlikte 2013 yılının en düşük seviyelerine inen borsada kayıplar yüzde 20’yi buldu. Borsa 13 günde 67 milyar TL eridi. 
1.70-1.80 bandında izleyen Dolar ise 1.92 ile 2013 yılının zirvelerini gördü. 

Olayların başladığı Mayıs 2013’te %4,52 ile cumhuriyet tarihinin en dip seviyesini gören politika faizleri Gezi Olayları sonrasında %8,5’e tırmandı. Gezi’den 7 ay sonra hükümeti devirmek için yapılan 17/25 Aralık girişimlerinin ardından Merkez Bankası’nın %11’e yükselttiği faizlerin Türkiye’ye maliyeti büyük oldu. 

Terör, Gezi Olayları ve 17-25 Aralık Darbe Girişimi’nin üç yıl içerisinde her bir kişiye maliyeti ortalama 1.560 doların üzerindedir.

Gezi olayları öncesinde yüzde 6,13’e kadar gerileyen yıllık enflasyon, sonraki 3 ayda yüzde 8,88’e kadar yükselirken, işsizlik oranı da artış trendine giren önemli göstergelerden biri oldu.


Olaylar öncesinde yüzde 9 seviyelerinde yatay bir seyir izleyen mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı bir senede yüzde 10 sınırına, ardından yüzde 10,6’ya kadar çıktı.

3. Havaalanı, Kanal İstanbul gibi dev projelerin durdurulması için hükümete baskı yapıldı. Bugün daha net bir şekilde gördüğümüz kadarıyla FETÖ, PKK ve maşalık ettikleri güçler tam bağımsız ve güçlü Türkiye’den korktular. Ülkeyi kaos ortamına sürüklemek için ellerinden geleni yaptılar.

Son yıllarda dev ekonomilerin dahi karşı karşıya kalması halinde yerle bir olacağı sınavları en az kayıpla atlattık. Bir ülke düşünün ki darbe girişimi yaşanıyor ve ekonomi kısa süre içerisinde yükseliş trendine giriyor; üretim devam ediyor; yeni dış kaynak ve yatırımlar oraya kaydırılıyor… 

Bu olumlu durumdaki en büyük pay sahibi darbenin, tankın, cuntanın ve silahların karşısında dim dik duran halkımızdır. 

Bu şanlı millet belki faizi, doları, euroyu umursamaz ama konu istiklal ve istikbaline; namus ve şerefine geldi mi gerekeni yapmasını bilir.

Bu necip milletin bağımsızlık aşkı ve dik duruşu devam ettiği sürece bizi top sindiremez evvelAllah…

Bu vesile ile Şehitlerimizi rahmetle, Gazilerimizi hürmetle anıyorum…

Bu başlığım altında Gezi olaylarından 15 Temmuz’a değin yaşanan süreci farklı açılardan vakit buldukça değerlendirmeye çalışacağım. Bu yazı kısa bir giriş olsun…

Zafer İnananlarındır 

Ülkemiz bugün güzel bir sınavdan daha geçti. Sadece Yenikapı meydanında 5 milyon insan Demokrasi ve Şehitleri için meydanlara akın etti. 
81 ilimizde milyonlar istiklali ve istikbali için siyasi görüş, mezhep, din, ırk ayırmadan birlik oldu. Cumhurbaşkanımızın yıllardır söylediği gibi bir olduk, iri olduk, diri olduk; hep birlikte Türkiye olduk. 
Bugün bu milletin bir ferdi olduğum için tekrar gurur duydum. Teslimiyetçi değil, mücadeleci milletimiz bir kez daha iradesini ortaya koymuştur. 
Ancak Avrupa medyasını incelediğimde her zaman olduğu gibi bugün de güzel ülkemizle ilgili olumlu gelişmeye objektif bir şekilde yer vermediler. Dünya TT listesinde 1. olan #TurkeyUnited hashtag’i apar topar listeden kaldırıldı. 
Ülkemiz üzerine oynanan oyun 2011 yılından günümüze büyük. Emperyal çıkarlar çatıştıkları her gücü ortadan kaldırmaya programlı bir makine gibi hareket ediyor ancak bu defa sert duvara tosladılar. Kendilerine yüzyıllarca hükmeden Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz’un torunlarını karşılarında buldular. 
Beyler siz ne yaparsanız yapın; 2023 hedeflerimizden, tam bağımsız Türkiye idealimizden, demokrasimizden, bayrağımızdan ve bir karış toprağımızdan vazgeçmeyecek, bu ülkeyi size yedirmeyeceğiz. 
Dostlar asıl mücadele şimdi başlıyor. Ülkelerinin nüfusu 2 milyonu bulmayan Avrupa Ülkelerinin liderleri, bugün sadece İstanbul’da 5 milyon insanı, 5 milyon kahramanı meydana toplayan Recep Tayyip Erdoğan’a demokrasi dersi vermeye kalkıyor. Siz o kirli demokrasinizi kendinize saklayın. Sizlerin köhneleşmiş sömürgeci demokrasi anlayışınıza ihtiyacımız yok. Unutmayın, Türkiye’nin hiç bir konuda size ihtiyacı yok ama siz Türkiye’ye mahkum ülkelersiniz. 
Vize serbestisi ön koşuluyla imzaladığımız geri kabul anlaşması kısa süre içerisinde sonlandırılmalıdır. Diktatör rejim diye nitelendirdikleri Türkiye’de kalan sığınmacılar ülkelerinin kapılarına dayandıklarında Avrupalı dostlarımızın onları büyük bir misafirperverlikle (!) karşılayacağından eminiz.
Uzun lafın kısası bugün yakalanan atmosfer devam ettiği sürece bizi hiç bir güç sindiremez. Biz bize yeteriz.
Tüm takvimler yazsın: 07.08.2016

Zafer inananlarındır…