Türkiye’de STK’lar, Milli Bilinç ve Başarıya Ulaşan Yol…

Sivil Toplum Kuruluşları günümüz dünyasının en önemli öğelerinden biri olmuştur. Hem olumlu hem de olumsuz açıdan baktığımızda günümüzde büyük orandaki STK’lar toplumu ve kitleleri etkilemek için aracı kuruluş olarak görev yapmaktadır.

Yurtdışı kaynaklı kurum kuruluş ve kişiler tarafından fonlanan bu STK’lar milli değerlerden uzak, ülke çıkarlarının tam karşısında kendilerini konumlandırmaktadırlar. Birkaç örnek verecek olursak:

Ulusal çıkarları adına yapacaklarının sınırı olmayan ABD; yurtdışında kurduğu veya fonladığı STK’lar aracılığıyla diğer ülkeleri dizayn etmeye çalışmaktadır. Aynı durum Rusya için de geçerlidir. Greenpeace var mesela… Sizce neden yeşil barış veya yeşil huzuru değil de Greenpeace? Geçtiğimiz ay İstanbul’da gezerken insanların önünü kesen gençleri gördüm. Üstlerinde yeşil tişörtleri, Greenpeace üyeliği alıyorlar. Gençler kime, neye, nereye hizmet ettiğinden bihaber. Sorsanız birçoğu kendisini “ulusalcı” olarak niteler.

Dünya üzerinde nükleer enerjiyi ve santralleri en yoğun şekilde kullanan ABD, söz konusu “diğer ülkeler” olunca fonladığı STK’ları harekete geçirerek nükleere hayır propagandası yaptırıyor. Bu tablo son yıllarda ülkemizde de görülmekte. Sınırımızın 15 km ötesinde yıllardır virane şekilde çalışan Metsamor nükleer santrali patlasa çıkan sızıntının ülkemizin her noktasına yayılabileceğini çok iyi bilenler, Ermenistan’ı eleştirmek yerine son teknoloji ve güvenlik önlemleri dikkate alınarak yapılacak Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerine karşı çıkıyor, seslerini yükseltiyor.

Yine 3. Havalimanı, 3. Köprü protestoları… Örnek olarak gösterdikleri Avrupa Ülkeleri, ABD, Rusya ulusal çıkarları doğrultusunda bir proje gerçekleşeceği zaman yekvücut oluyor. Bu tarz büyük projelerin istimlak, satın alma, ihale ve raporlama işlemleri 1-2 ay içerisinde sonuçlanıyor. Oysa bazı dış güçler Türkiye’de büyük hayallerinizin, büyük projelerinizin olmasına pek de müsaade etmiyorlar. Odalar, dış fonlu STK’lar, akademik çevreler… Kısacası bir proje ortaya çıkana, hayata geçene kadar deveye “hendek” atlatıyorsunuz, tabi atlatmadan önce “hendekleri de kapatmanız” gerekiyor…

Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. WHO, UNİCEF, UNESCO… Madem bu kuruluşlar bu kadar insan ve çevreyi önemseyen çalışmalar yapmaya meraklı; neden Suriyeli mülteciler hakkında kalem oynatmıyorlar? Angelina Jolie’yi bölgeye yollayıp, yalandan 2 poz verdirmekle çözülmüyor bu işler.

Bu tarz dış fonlu kuruluşları ters “v”▲ harfine benzetiyorum. Dikkat ederseniz masonik topluluklar da bu sembolü sık kullanır. Burada diğer tüm kurum, kuruluş, topluluk ve görüşlerin üzerine basarak yükselme ve “davalarını” ne pahasına olursa olsun zirveye çıkarma hırsı vardır. Peki kişi ve davası zirveye ulaştığında ne olacaktır? Tepede onu koca bir yalnızlık ve son beklemektedir. Tepeden yukarı tırmanabileceği bir nokta, ulaşabileceği bir gaye kalmamıştır. Davayı yukarıda bırakır ve aşağı doğru sürüklenmeye başlar.

Bir diğer yandan; mülteciler ve insan hakları alanında önemli çalışmalar yapan, Türkiye kaynaklı bazı STK’lar geliyor aklıma… Canları pahasına olsa dahi bir insanın daha hayatını kurtarabilmek, topluma kazandırabilmek için gecesini gündüzüne katan kurumlar geliyor aklıma. İşte o zaman mensubu olduğum topraklarla gurur duyuyorum. Bu STK’ları da “v” ▼ harfine benzetiyorum. Küçük bir iyilikle başlayan bu hikâye iki yana açılmış kol gibi semaya uzanıyor ve sonsuz bir hal alıyor. Dağın tepesinin yani ters “v”nin bir sonu vardır. Ancak bir “v” sonsuzluğa açılır. İyilikler büyür, büyüdükçe güzelleşir, güzelleştikçe insanlığa hizmet eder. Bu bağlamda ülkemizde önemli çalışmalara imza atan STK’ları ve onları bugünkü haline getiren yüce gönülleri tebrik etmek istiyorum.

Başarılı çalışmalarının artarak sürmesi dileğiyle…

Çünkü Dünya’nın buna ihtiyacı var…

stk1

Yine hızlı tren yine sinirimi bozan insanlar…

Uçağa binerken hepsi birer monşere dönüşen “bazı tipler” hızlı trene binerken hayvan oluyor!

Trene biniş kuyruğunda “Bu ne? Sıra mı bekleyeceğiz, kaç dakika oldu” diye başlayan söylenmeler trene biniş sırasında hostese: “Ben ek valiz için trene ücret ödemem” diye başlayan öküz dalaşıyla devam ediyor.

Trene binincede bu söylenmeler: “Hani 250’ydi? Şuan 100 ile gidiyoruz! Bu nasıl tren… Eski tren daha iyiydi diyenlere dönüşüyor.

Bir de trende valizini kapı önüne atıp gidenimi ararsın, tuhaf tuhaf konuşup hareket edenleri mi…

Şimdi el-cevap:

Kardeşim sen uçağa binmeden 1 saat önce havaalanına gidiyorsun, orada asilzade gibi boy gösteriyorsun. Uçağa binerken 1 kg dahi ağır valizin olsa trene oranla yüksek ücretler ödüyorsun. Oralarda gıkın çıkmıyor.

Trenin hızına gelince: ben her hafta “eski” diye tabir ettiğimiz trenlerle İstanbul-Eskişehir arasında yolculuk yapardım. Yolculuk süresi en kısa 4 saatti; ki bu 5-5 buçuk saate kadar uzayabiliyordu. Şimdi 2 buçuk saatte gidiyorsun. El insaf!

Bir de dünya senin etrafında dönmüyor. Yok ben sıra beklemem, ben ek ücret ödemem, valizimi ortaya koyar giderim… Gidemezsin kardeşim! Bu toplumun kuralları var ve dünya senin etrafında dönmüyor. Her yerin bir kuralı, adabı vardır.

Trenlerde bu tarz söylenen tiplere katlanamıyorum artık. Siz de benim uyguladığım yöntemi uygulayın ve kurtulun. Onlara; “Bu kadar şikayetçiysen binme, bir dahaki istasyonda in” diyin. Susup oturuyorlar.

Bu tiplere Avrupa’daki gibi içi sidik kokan, bazılarında oturacak değil tutunacak yeri dahi olmayan, bilet fiyatları fahiş düzeydeki trenler müstehak!

Velhasıl biz hizmetten razıyız. Tam 2 buçuk saatte Eskişehir’e varıyoruz çok şükür.

Bu arada bir önerim var: uçaklarda sorun çıkaranlara belli bir süre -hatta ömür boyu- uçağa binmeme cezası verilebiliyor. Aynısını trenlerde de uygulamalılar. O zaman sesleri çıkmaz bu tiplerin. Bu fikrimi kısa süre içerisinde TCDD ile paylaşacağım.

fft99_mf4643840

Çin Notları 2- Sosyal Hayat

Doğunun gizemli ve bir o kadar da kalabalık ülkesi Çin ile ilgili 1 hafta içerisinde gördüklerimi duyduklarımı bu yazılar aracılığı ile sizlere aktarmaya çalışacağım.

Teknoloji: Öncelikli olarak Çin adını duyduğumda aklıma gelen ilk şey (bir çok kişinin de aklına geleceği gibi) “teknoloji” idi. Teknolojik olarak son derece ileride yaşayan bir halk ve yaşam tarzı bekliyor giden insan doğal olarak. Gittiğimde ilk hayal kırıklığına uğradığım ilk konu bu oldu. Çin halkının teknolojik gelişmelerle pek alakası yok gibi. Halk tabanında teknolojik veya diğer bir deyimle gelişmiş bir hayat tarzı yok maalesef. Teknoloji kullanımında Türk halkından daha düşük seviyelerde olduklarını söyleyebiliriz. Çinde Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal platformlar yasak. Devlet kendine karşı bir örgütlenme, ayaklanma riskine karşı bu platformların erişimini yasaklamış. Komünist partilerin, anlayışların özgürlükçü olduğunu, yaşam standardını yükselttiğini iddia edenler bu kısımları iyi okusun lütfen. Bu sosyal platformların yasağını aşmak (profesyonel programlar hariç) çok zor. Hadi aştınız ve girdiniz, üstüne de devlet yönetimini veya Komünist Partiyi eleştirdiniz diyelim, yargılanacağınız yıl yasalarına göre en az 30… Televizyon kanallarının tamamı devletin. Cha1, Cha 2, Cha 3… gibi sıralanıp gidiyor. Yayınlar da ona göre şekilleniyor tabii.

Halk ve İnsan İlişkileri: Çin her ne kadar ekonomik açıdan dünya devlerinden biri olsa da halkın genelinin alım gücü ve yaşam standardı düşük. Halkın büyük bir kısmı tıpkı Rusya’daki Sovyet Blokları gibi 1 veya 2 odadan oluşan bloklardaki dairelerinde yaşıyorlar. Bu bloklar genel olarak kötü şartlarda, dökük ve eskiler. Çin çok zengin bir ülke, halkı niçin bu şekilde diye orada yaşayan bir arkadaşıma soru yönelttiğimde aldığım cevap şuydu: “Çin’de nüfusa oranla %10’luk aşırı zengin bir kesim var, bu sayı da zaten bir çok ülkenin toplam nüfusundan fazla insana tekabül ediyor. işte bu ülke ekonomisini yönlendirenler o kesim. O insanları bu çevrede, sokaklarda göremezsin zaten.” Bu cümleden de anlaşılacağı gibi sosyal refah tabana yayılmamış durumda. Çin vatandaşları özellikle yabancılara karşı çok saygılı. Örneğin bir sohbete başladığınızda gözünüzün içine bakarak konuşuyorlar.Kartvizitinizi uzattığınızda sizi önemsediklerini göstermek için kartınızı 2 elle alıyorlar ve uzun uzun inceliyorlar; tabi aynı şeyi onlar kartvizitlerini uzattıklarında da yapmanızı bekliyorlar. Otellerinde (en azından benim kaldığım ve gördüğüm bir kaç otelde) girişte karşılama heyeti gibi 3-4 çalışan kapıda sizi bekliyor ve hep bir ağızdan “hoş geldiniz efendim” diyorlar, ilk yaşadığımda hayli tuhaf gelmişti bana. Otel demişken ; internete girmeye çalışırken otelin genel wireless ağı az çektiği ve bana yavaş geldiği için resepsiyonu aradım, hemen çözüyoruz dediler ve 2 dakika sonra oda hizmeti odama gelip bana özel kablosuz modemi kurmuştu bile, bu açıdan çok çalışkanlar. Eğer bir ziyarette bulunursanız genel olarak taksi kullanmanızı öneririm. Çok uzun mesafelere çok uygun fiyatlarla gidebilirsiniz. Halkın yüzde doksanının İngilizce bilmediğini göz önünde bulundurarak gideceğiniz yerlerin adresinin Çince çıktısını mutlaka yanınızda bulundurun ve taksiciye gösterin. Bu şekilde gideceğiniz yere ulaşabilirsiniz. Çinde tüm vatandaşların kendi araçlarıyla taşımacılık (taksicilik) yapmaları serbest, yolda beklemeye başladığınız an korna çalıp sizi araçlarına almaya çalışıyorlar, tabi bu da bir güvenip güvenmeme konusu; lisanslı taksi nüfusa göre çok az olduğu için bazen saatlerce boş taksi bulamayabiliyorsunuz. Bu durumda lisanssız taksilere binmek zorunda kaldım bir kaç kere. Bu araçları en azından geceleri kullanmamanızı öneririm. Organ mafyasının yaygın olduğu ve bunun taksiyle kaçırma yoluyla olduğu yabancı bir ülkede insan çok güvenemiyor tabii. Buraya düşmek istediğim bir diğer not ise kesinlikle umumi tuvaletleri kullanmayın. Çünkü herhangi bölme söz konusu değil herkes ulu orta işini hallediyor. Bizin alışık olmadığımız bir tablo tabi ki.

Yeme-İçme: Geldik Çinde bir Türk vatandaşının yaşayacağı en büyük problemlerden birine… Tahmin ettiğiniz üzere Çin mutfağı bizim damak zevkimize hiç ama hiç uygun değil. Yapılan yemekler ve kullanılan yağlardan dolayı bırakın yemek yemeyi bir restoranın önünden geçmek bile sizin için azap olabilir. Yiyecek gıda bulmakta zorluk çekebilirsiniz, özellikle bir de müslümansanız helal gıda bulmak oldukça güçleşiyor. Çinde yoğurt, peynir gibi süt ürünleri de çok nadir bulunuyormuş. Çinlilerin sindirim sistemi bu ürünlerin içindeki yararlı bakterileri hazmedemediği için onlara çok büyük rahatsızlık veriyormuş. Burada aç kalmamak için en iyi çözüm Sincan-Uygur lokantaları. Bu lokantalar da kısmen pis olsa da en azından tüm gıdalar helal. Bu konuda çok dikkatliler. Sincan-Uygur restoranlarını yeşil fonlu, üzerinde Arapça yazılı ve cami resimli tabelalarından tanıyabilirsiniz. Çinde her mahallede en az bir tane bu lokantalardan mevcut. Bunlardan faydalanabilirsiniz. Çinde yaşayan bir Türk arkadaşım bu lokantalarla ilgili bir enstantaneyi de benimle paylaştı. Sincan-Uygur lokantaları ramazan ayında iftar vakti hiç kimseden hesap almıyor, ücretsiz hizmet veriyorlarmış. Ne güzel bir birlik! Ülkemizdede bu tarz uygulamaların en azından imkanı olmayan kesim için yapılmasını diliyorum. Bu arada Sincan-Uygurlarından bahsedince fuardan ayrılırken yaşadığım bir olay geldi aklıma. İki Uygur standa gelerek burası Türkiye standı değil mi dedi ve başladık muhabbete. Birinin adı Muhammed diğerinin adı Ahmetti. Konuştuklarımızın özeti şu: Kendilerine uluslararası mecrada sadece Türkiye Cumhuriyetinin sahip çıktığını, bizim gelişimimizin onları umutlandırdığı, biz güçlendikçe kendilerinin de güçlendiğini anlattılar.Uluslararası mecrada ülkelerindeki katliamlara sessiz kalmayan tek liderin başbakanımızın olduğunu belirttiler. Siyasi hiç bir  söylemin-yönlendirmenin olmadığı bu sohbetin sonunda, Ahmedin içinden gelerek bunları söylemesi beni hem mutlu etti hem onurlandırdı…

Çin notlarımda burada sonlandı… 🙂1465334_10152040451291259_897810449_n

Çin Notları 1- Siyasi Yapı

Geçtiğimiz ay sonunda gittiğim Çin Seyahati ile ilgili notlarımı toparladım. Malum her an gidilebilen bir destinasyon değil, bu yüzden detaylıca anlatacağım. Ben de işim dolayısı ile orada bulundum, gözlemlerimi not ettim boş zamanlarımda. Hep batı yaşam tarzını ele alan bizler için bu doğu ülkesi gerçekten farklı, gizemli ve yer yer ürkütücü… Tüm notları hafta içerisinde peyderpey paylaşmaya çalışacağım. Öncelikli olarak Çin’i tanımak için şuan ki siyasi durumlarını ele almak gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden yazımın ilk bölümünü Dışişleri Bakanlığımızın “Çin’in Siyasi Yapısı” ile ilgili bilgi notuyla açıyorum:

1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) siyasi yapısı tek parti yönetimine dayanmaktadır. Çin Komünist Partisi (ÇKP) ülkenin tek siyasi hakimidir. Parti devletle bütünleşmiş olup, devlet politikası Parti vasıtasıyla uygulanmaktadır. ÇKP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda Devlet Başkanı’dır. 

Devlet yönetiminin en yetkili organı ÇKP Merkez Komitesi’ne bağlı olan Politbüro Daimi Komitesi’dir. Daimi Komite, Hükümetin de üzerinde bir kurum olup, ülkeyi ilgilendiren önemli konularda son söz sahibidir. Yedi üyeden oluşan Daimi Komite’nin başkanı Devlet Başkanı Xi Jinping’dir. Başbakan da üyeleri arasındadır. Tüm üyeleri devlet lideri olarak kabul edilmektedir. 

Hükümet işlerini Devlet Konseyi takip etmektedir. Devlet Konseyi 28 üyeden oluşmakta ve başında Başbakan Li Keqiang bulunmaktadır. Devlet Konseyi, idari mevzuata ilişkin yasama işlemlerini gerçekleştirmeye yetkilidir. Ekonomiyi ve diplomatik ilişkileri yönetir ve toplumsal konuları ele alır. Başbakan, Devlet Başkanı tarafından atanır ve görevinden alınır.

Çin’de meclisin görevi daha çok temsilidir. Ulusal Halk Kongresi (UHK) adı verilen meclisin üyeleri halk tarafından değil ÇKP tarafından belirlenmektedir. Üyelerin seçiminde geniş tabanlı temsiliyet gözetilmektedir. UHK yılda bir kez Mart ayında toplanmakta; Hükümet programını ve ihtiyaca göre hazırlanan yeni yasaları onaylamaktadır.

 

Demokrasi, Demokratikleşme, Demokratlık

Başlığını attığım kelimeler günümüzde sıkça telaffuz edilir oldu. Bana da bu konular hakkında “kendimce” birşeyler yazmak düştü. Gelin kısaca Türkiye’nin demokratik karnesini inceleyelim…

Türkiye’de “resmen” seçimli demokrasi ne zaman anılmaya başlamıştır diye bir soru soracak olsak bir çok kişi 1946 seçimlerini referans gösterir. Evet “sözde” demokrasi ile bu zamanda buluşmuştur bu halk. Niye “sözde” dedim bunu bir açalım…

Adını andığımız seçimin asıl yılı 1947dir ancak “küçük bir chp oyunuyla” seçimler 1946ya çekilir. Çünkü demokrat parti yeni kurulmuştur ve teşkilatlanıp yayılmasına izin verilmeden seçim yapılmalıdır ki yeniden iktidar olunabilsin. Öyle de olur… Bu arada işler riske edilmez… Ne olur ne olmaz diye seçimlerde de açık oy gizli tasnif sistemi uygulanır. Yani vatandaş alenen oyunu kurul önünde kullanır ancak oylar halktan gizli sayılır üstüne üstlük bu seçimlerde yargı denetimi de yoktur.
Sonrada bunun adına demokrasi denir. O demokrasi ki resmi gazetesi; Cumhuriyet, valisi; CHP il başkanı, hakimi; parti avukatı…
O demokrasi ki bir genel başkanı Hitler’in en yakın dostudur, bir başbakanı “Zigana dağının üstüne portakal ağacı dikilmez.” Diyerek bu topraklar üstünde demokrasinin zor bir o kadar da imkansız olduğunu vurgular. O adam ateist-faşist ekolün temsilcisi Recep Pekerden başkası değildir. Bu adamın hayatı iyi okunmalı. Psikolojik rahatsızlıkları olan; faşizan, lanet bir adamdır ve bu ülkede başbakanlık yapmıştır!

1950lerde bu ülkede “gerçek” bir seçim yapıldığında Adnan Menderes’in Demokrat Partisi yüksek oy oranıyla iktidar olur. Menderes döneminin özel olarak ele alınması gerektiğini düşündüğüm için hızlıca geçeceğim bu dönemi. Ancak şu kesinlikle unutulmamalıdır ki. Menderes bu topraklar üzerinde demokrasi adına en büyük bedeli ödemiş bir fanidir. Nitekim bu bedeli canlıya ödemiştir; demokrasi adına bir can yitirilmiştir belki ama onun karşılığında milyonlarca yürek demokrasi adına atmaya başlamıştır ve bu halk o haksızlığı hala unutmamıştır.

Malum demokrasi tarihimizin değinilmesi gereken en acı noktaları ise darbeler…
1960, 1980, 12 Mart 1971, 28 Şubat 1997, 27 Nisan 2007!!! Hepsi ülkenin demokrasinin gelişimini durdurmuş hatta ve hatta onyıllarca geri götürmüştür. Tabi darbelerin yanında parti kapatmalar, siyasi yasaklar, hapis cezaları… Her biri bize o kadar zarar vermiştir ki.

Tüm bunları acı da olsa hızlıca geçip günümüze gelirsek bir adam 1920lerden tam 93 yıl sonra iyi kötü bir reform paketi açıklıyor. Görmek isteseniz de istemeseniz de bu bir çeşit reform. Bu ülkenin gerçeklerini, ihtiyaçlarını kısmen de olsa görüp karşılayan bir paket. 2013 yılında hala kılık kıyafetle ilgili reformlar gerekiyor olması ve bunu hala tartışıyor olmamız da bir o kadar komik tabii. Görmek istemeyenlerde görmüyor hala… Görmeyen zihniyet niçin görmüyor çünkü bu düşünce tarzındaki insanlar takriri sükun, istiklal mahkemesi, darbe, zorbalık gibi unsurlarla zorla reformları sindirebilmiştir içine, demokratik reform anlayışları yoktur!

Faşizme karşı çıkan zihniyet faşizan uygulamaları, darbeleri, zorbalığı, istiklal mahkemelerini, tek tipçiliği, ırkçılığı, zümreciliği savunagelmiştir günümüze dek maalesef… Sen milliyetçi kardeşim Rusya boyunduruğu altında, Çin zulmü altında yaşayan Türk kardeşlerimizin Türkçe konuşmasını nasıl arzu ediyorsan bazı bölgelerimizde yaşayan Kürt kardeşlerimizin de analarıyla, bacılarıyla anlaşabilmeleri için Türkçe yanında kendi dillerini konuşabilmeleri zoruna gitmeyecek. Sen cumhuriyetçi kardeşim Atatürk’ün yaptığı harf devrimini göğsünü gere gere anlatıyorsan zaten hali hazırda 29 harfi alınmış latin harflerinin yanına geride kalan 3 latin harfinin ‘kullanım serbestisi’ de zoruna gitmeyecek ya da bu durumun karşısında duruyorsan 1 Kasım 1928 harf devriminin de karşısında duracaksın… Konu hakkında söylenecek çok söz, yapılacak çok tespit var ama yazıyı da çok uzatmamak lazım. Yazımıgeçtiğimiz günlerde bir vekil abimizden dinlediğim trajik bir o kadarda komik bir hikayeyle bitirmek istiyorum:

Köylü bir adam 1946 seçimlerinde sandığa gider ve açık oy olduğu için mecburen açık açık gönlünden geçen Demokrat Partiye kurul önünde oyunu basar. Eve döner, demokrat partiye oyunu verdiğini duyan hanımı evhamlanır. Aman bey, sen şimdi gittin demokrat partiye oyunu bastın hükümet bunu haber alınca bizi rahat bırakmaz; tarlamızı, hayvanımızı elimizden alır, git oyunu değiştir der. Adamcağız kurula gider ben büyük hata ettim yanlış oy attım değiştirmek istiyorum der. Gizli tasnif yapan kurul başkanının cevabı manidardır: “Bu seferlik biz değiştirdik, bir daha tekrarlama.” :))

Kalın sağlıcakla…

20131001-014158.jpg

Ülkeler ve Karakteristikleri -1-

Ülkeler ve halk karakteristiklerini irdeleyen bir dizi yazmaya karar verdim bu günlerde… En azından bizzat, yakînen tanıdığım insanlardan çıkarım yaparak “kendimce” tanıdığım milletleri sayfamda paylaşmaya çalışacağım ara ara… Bugün yazacağım kendi gözlemim değil; bir hocamın anlatımı; toplum karakteristiğini çok iyi anlattığı ve çok hoşuma gittiği için burada paylaşmak istedim.

Brezilya başkanlarından biri (Carlos Andrés Pérez olabilir net hatırlamıyorum) hararetli bir miting düzenler. Toplumun sıkıntılarından zorluklardan bahseder ve konu döner dolaşır “dansa” gelir. Dansı ve eğlenmeyi çok seven Brezilya halkı o sıralar iyice kendisini eğlenceye kaptırmıştır ve ülkenin iş gücü zayıflamıştır. Bu durumdan rahatsız olan devlet başkanı “No samba, trabajo si.” (Dans etmeyin çalışın!) der… Bunu üstüste tekrarlar… No samba, trabajo si no samba, trabajo si, no samba trabajo si… Bu sözcükleri melodik bulan Brezilya halkı no samba, trabajo si diyerek dans etmeye başlar… Karakteristiği eğlence kökenli olan bu toplumda böyle bir etki yapar bu sözcükler… O günden sonra da “Samba si, trabajo no” (Dans edin, çalışmayın) diye müzik yapılır bu durum o günlerin anısına… Brezilya toplumu da böylelikle ne kadar eğlenceye düşkün bir halk olduklarını tüm dünyaya ilan ederler. rio-karnavali_1329163675

Üniversiteler Onlarla Özgürleşecek(!)

Şimdi aşağıya attığım videoyu dikkatle izlemenizi istiyorum… Geçtiğimiz Kutlu Doğum Haftası münasebeti ile Anadolu Gençlik Derneği mensubu bir gurup insan kampüste gül dağıtıyor görüntülerde. Siyasi bir söylemleri yok, şiddet içerikleri yok sadece ama sadece “gül” dağıtıyorlar. Sonra bir gurup çıkıyor “üniversiteler bizimdir” diyor… Siz kimsiniz, bu üniversitelerin mülkiyetini kim size verdi gibi sorular takılıyor insanın aklına. İşte üniversitelerde bu tarz guruplar sebebiyle “biz” olmayı öğrenemediğimiz için böyle kargaşalara gebe üniversite kampüsleri.
Videodaki diğer bir trajikomik durum ise protestocu guruptan bir kişinin “üniversiteler bizimle özgürleşecek” diye slogan atmaya başlaması. Şimdi bu noktada iki mantık hatası var. İlki madem üniversiteler “sizin” o zaman niçin özgür değil de gelecek eki ile “özgürleşecek” diyorsun? İkincisi ise bu sloganı atarken yaptıkları eylem açık ve kasıtlı olarak “başkasının özgürlüğünü kısıtlamaktır.” 
Benim iki gurupla da bir bağım olmadığını bizzat beni tanıyanlar bilir ancak vuku bulan olayın trajikomikliğine dikkat çekmek istedim.
Son olarak:
Ne zaman ki “Üniversiteler Bizimdir” gibi bir söylem yerine “Üniversiteler Hepimizin” gibi bir söylem getirirsek o zaman bu gençlik “olmuş” demektir.

Necip Fazıldan bir alıntı:

Siz hiçbir sarrafın bağırdığını duydunuz mu?
Kıymetli malı olanlar bağırmaz.
Domatesçi biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.

Mezun Olmak ve Geride Kalanlar

Görsel

Geçtiğimiz gün diplomam geçti elime. Çıktı dediler gittim aldım. Hani hep deriz ya 5 yılın karşılığı bir kağıt parçası diye; ele geçince hakikatten öyle oluyor. Pek anlamı olmayan bir şey. Zira o diploma sizi anlamlandırmıyor siz o kağıt parçasını anlamlandırıyorsunuz. Geçtiğimiz haftalarda başladığım işimde kimse bana diplomamı, diploma notumu sormadı. İletişim, çevre kontakları, referanslar, önceki projelerim, dil yeterliliğim gibi konular hakkında konuştuk. O zaman bir kere daha anladım “diplomanın” anlamsızlığını…

Diplomayı elime alınca içimden bir şey daha geçti. İncelediğimde üstünde mezuniyet notu gibi bir ibare yoktu; oysa benim beklediğim dev gibi diploma ortalaması yazmasıydı. Çünkü üniversitede, fakültede, bölümde bazıları bu “notu” öyle bir anlamlandırmıştı ki bizim de gözümüzde yücelmişti bu “ortalama”.

Sonuç olarak geride kalan; yaşananlar, dostluklar, paylaşılanlar, hüzünler, sevinçler…
Demek ki 2 puan yüksek alacağım, birinin önüne geçeceğim, BA değil AA alacağım gibi kaygılar, yarışlar anlamsızmış. Bunu şuan daha iyi görebiliyorum.

Bu tarz arkadaşlara da çok üzülüyorum şimdi şimdi. Geride ne bir dostluk ne bir kardeşlik ne bir arkadaşlık bıraktılar. Ellerinde kalan “üzerinde not ortalamaları bile yazmayan” bir “kağıt parçası”. Onu da çerçeveletip duvara asabilirler…

Eskişehirden herkese selamlar. Kalın sağlıcakla… 🙂