Takvim Değişirken İnsan Kalmak

Yaşadığımız çağ, insana hiç olmadığı kadar çok imkân sunuyor. Ulaşmak kolay, öğrenmek hızlı, iletişim anlık. Dünya genişledi; hayat hızlandı fakat bu genişliğin ve hızın içinde insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin yeniden hatırlanmaya ihtiyacı var.

Modern dönem bize hızın konforunu sundu… Birçok şeyi daha çabuk yapabiliyor, daha kısa sürede daha fazla şeye erişebiliyoruz. Bu, başlı başına bir kazanım ancak her kazanım, bir denge ihtiyacını da beraberinde getiriyor.

Hızlanırken durmayı, çoğalırken anlamı, ilerlerken iç sesi kaybetmemek mümkün. Mesele çağın sunduklarını reddetmek değil; onların içinde ‘insan’ kalabilmek.

Bilgi hiç olmadığı kadar ulaşılabilir: Bu büyük bir imkân. Dolayısıyla artık mesele bilmekten çok, bildiklerimizle ‘ne yaptığımız’. Bilgi içimize işlediğinde, bizi dönüştürdüğünde değer kazanıyor şüphesiz. Düşünce yavaşladığında, anlam derinleşiyor… Kendini tanıyan insan, dünyanın gürültüsünde kaybolmuyor; aksine o gürültünün içinde ‘kendi sesini’ seçebiliyor.

Yeni bir yıl, bilgiyi çoğaltmaktan çok, bilgiyi hayata katmak için güzel bir eşik…

Günümüzde sahip olduklarımızla nasıl bir ilişki kurduğumuz asıl mesele. Eşya hayatı kolaylaştırabilir ama ‘anlamın’ yerini tutamaz. İnsan, dış dünyasını büyütürken iç dünyasını da beslediğinde dengede kalır.

Bütün bu bahsettiklerimin merkezinde hafıza durur. Hatırlamak kimliğini diri tutmaktır. Hafıza, insanın içindeki sürekliliktir. Hayat iz bırakan deneyimlerden oluşur. Yeni bir yıl, hafızayı yeniden beslemek için sessiz bir davettir: Anları hızla geçmek yerine, onların içinde kalabilmek, soluyabilmek…

Yarın takvimler değişecek, sayılar yenilenecek, ajandalar sıfırlanacak ama kendimize sormamız gereken asıl soru şudur: “Biz neyi yenileyeceğiz?”

Yeni yıl genellikle daha fazla hedef, daha fazla hız, daha fazla başarı vaadiyle gelir. Oysa belki de bu kez ihtiyacımız olan şey yeni bir şey eklemek değil eksileni fark etmektir. Kaybettiğimiz derinliği, unuttuğumuz hatırlamayı, ihmal ettiğimiz iç sesi yeniden çağırmaktır.

Bir yıl daha geçip giderken içimizde iz bırakanların peşine düşmektir gerçek yenilik. Biraz durabilmek… Daha çok anlamak… Doğru bildiğimizi yaşayabilmek…

Belki de yeni yıl, yeni bir derinlik çağrısıdır. Büyük kararlar almak zorunda değiliz. Bazen küçük bir dikkat, küçük bir niyet, küçük bir rikkat yeterlidir. Bir anı acele etmeden yaşamak, bir insana emek vermek, bir duygunun içinden gerçekten geçmek… Derinlik, büyük değişimlerden çok küçük ama ısrarlı tercihlerle kurulur.

Takvim değişirken kendimize verebileceğimiz en güzel söz belki de şudur: Bu yıl ‘anlamdan’ yana olacağım…

Tüm dostlara güzel bir yıl dileklerimle…

Modernite: Bir Hafızasızlık Hastalığı

Modernite, insanlığın en büyük vaadi gibi sunuldu: Daha hızlı, daha kolay, daha rahat bir hayat… O vaadin içinde gizli bir bedel de vardı: Hafıza.

Modern insanın yeni odak noktası da tam olarak hızdır.

Hızlı yemek, hızlı ulaşım, hızlı iletişim, hızlı ilişkiler, hızlı tüketim…

Oysa hız arttıkça, idrak azalır.

İnsan gördüğünü anlamaz, yaşadığının farkına varmaz.

Bir tren camından izlenen bir manzara, hiçbir zaman yürüyerek görülen bir patikanın yerini tutmaz.

Hız tek başına insanı ileri götürmez. Hatta kendi içinden de uzaklaştırır.

İnsan en sonunda nereye gittiğini değil ne zaman kendinden çıktığını dahi hatırlayamaz hale gelir.

Modernite, insana şunu aşıladı:

“Ne kadar çok sahip olursan, o kadar değerlisin.”

fakat unuttuğumuz şey şu: Sahip oldukça çoğalmıyoruz, azalıyoruz.

Eşyalar artarken, anlam tükeniyor.

Evler büyürken, kalpler küçülüyor.

Dolaplar doldukça, ruh boşalıyor.

Çünkü insanın ruhu, eşya ile değil, anlam ile beslenir.

Nihayetinde tüketim çağı, insana ‘daha fazlasını isteme hastalığı’ndan başka hiçbir şey bırakmıyor.

Eskiden insanlar, hikâyelerle yaşardı.

Dedelerin anlattığı masallar, ninelerin öğütleri, mahalle hatıraları, eski defterler, askerlik anıları, sararmış fotoğraflar…

Şimdi her şey bir “story” kadar.

Yirmi dört saat sonra yok.

O kadar hızlı yaşanıyor, o kadar hızlı siliniyor ki, ‘anın’ kaybolduğunu bile fark etmiyoruz.

İnsanoğlu farkında olmadan, kendi hafızasını modernitenin hızına teslim ediyor. Bir gün geriye dönüp baktığında, kendi hayatının yalnızca kırpılmış görüntülerden, hızla geçilen cümlelerden ve aceleci anlardan oluştuğunu fark ederken en çok şu sorunun ağırlığını üzerinde hissedecek:

“Ben neyi gerçekten yaşadım, neyi sadece izledim?”

Hatırlayamayan bir insan geçmişine tutunamaz; geçmişine tutunamayan bir insan da kendinde varolamaz.

Geçmişini yeni bir okumayla var edemeyen kişi köksüz bir ağaç, temelsiz bir bina misali boşluklarda, belirsizliklerde savrulur durur…

Unutmayalım: Belki de Asıl Devrim, Hatırlamaktır…

Bu yüzden belki de bugün en büyük başkaldırı, daha hızlı koşmak değil sadece ‘biraz’ yavaşlamaktır.

En büyük cesaret, daha fazlasını istemek değil sahip olduğun değerleri koruyabilmektir.

Ve belki de en büyük devrim, yeni bir şey yapmak değil; bir köşede kalmışı, unutulmuşu, dışlanmışı, ötelenmişi hatırlamaktır.

Eski bir sokağı, bir dostun sesini, bir annenin duasını, bir ağacın gölgesini, bir kitabın kenarına düşülen notu…

Çünkü hafızasını koruyan insan “hala insandır”.

Modernite her şeyi silmek ister ama şüphesiz insan; hatırlayabildiği kadar insandır.

Her derdin bir devası vardır.

Bu çağın ilacı; daha fazla hız değil, daha fazla farkındalık, daha fazla tüketim değil, daha fazla üretim, daha fazla yapı değil, daha fazla hatıradır.

Çünkü hafızasını koruyan insan, kendi içinde bir ‘medeniyeti’ bir ‘hikayeyi’ yaşatmaya devam edecektir…

Yol Olmak…

İnsanın yolculuğu, varmak için değil, olmak içindir.

Çünkü her hedef, ulaşıldığı anda anlamını yitirir; ama yolun kendisi, insanı dönüştürür. Kimi dağları aşar, kimi yokuşlarda durur, kimi yollarda kaybolur insan ama ne kadar dolansa da asıl gidiş, kendi içine doğrudur.

Hedefe varan, sadece bir sonuca ulaşır ama yolda kalan, anlamla buluşur zira hakikat, bir menzil değil bir seyir halidir.

Yolun kendisi öğretir: sabrı, tevazuyu, dayanıklılığı… İnsana her adımda “kim olduğunu” hatırlatır.

Hayat bazen planları değil, adımları sever. Beklemekten değil, yürümekten doğar varoluşun anlamı. Kimi zaman bir kaybediştir yolculuk, kimi zaman sükûnet ama her hâlükârda, insanı insan yapan odur.

Yol olmak, varmakla değil, yürümekle ilgilidir. Yolda olmak, sabırla değişmek…

Yüzyıllar önce Yunus Emre de aynı hakikati sezmişti.

O, bir ömür boyu aradığı gerçeği kendi kalbinde buldu ve şöyle ifade etti:

“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmez isen, ya nice okumaktır?”

Bu iki dize insanın en uzun yolunun “kendine dönüş” olduğunu anlatır.

Zira insan, binlerce kitap okuyabilir, bütün yollarda yürüyebilir ama kendini bilmedikçe, hakikate varamaz.

Yunus’un yolu dışa değil, içe yürüyenlerin yoludur ve o yol, ilimden önce edep, bilgiden önce hikmet ister.

Bir insanın yolda kalması, aslında kaybolması değildir. Kaybolmak bazen, yeniden bulmanın tek yoludur zira her kayboluş, bir kabuğun çatlamasıdır. O çatlaklardan sızar ışık, o sızıyla filizlenir farkındalık. Yol, insana “ben kimim?” sorusunu defalarca sordurur ve her cevabı, bir öncekini daha da aşar.

İnsan yürüdükçe anlar ki; yolun sonunda bir varış değil bir kendine dönüş vardır: Dağ, ova, şehir, kader hepsi bahanedir. Asıl yürüyüş, kalptedir. Yol uzadıkça, insanın iç sesi derinleşir ve bir noktada, sessizlik bile konuşur.

Çünkü yol, bir öğretmendir ve öğretmeni dinleyen, her adımda biraz daha bilgeleşir. İnsanın en büyük zaferi, yolu bitirmek değil; yolun kendisi olabilmektir.

Yol, sonunda sadece bir hatıra bırakmaz; karakteri, kaderin dokusuna işler ve zaman geçse de o iz kalır: Bir taşta, bir kalpte, bir hikâyede…

Kimi bu dünyada yol alır, kimi yol olur. Kimi hedefe koşar, kimi anlam taşır ama sonunda, herkesin bir menzili vardır…

Doğru yürüyenler için o menzil şüphesiz kendi hakikatidir.

2023’ü Uğurlarken…

2023 yılının son gününü bilinen tarihi 2100 yıl öncesine dayanan Anavarza Antik Kenti’nden uğurladık.

Yıllardır görmek istediğim; Yaşar Kemal’in İnce Memed’inde: “Anavarza Kalesi’nin kayalıkları kuzeyden güneye uzanmış bir gemiye benzer. Üstündeki eskimiş, dökülmüş örenleri, yıkıntılarıyla… Anavarza gemisi her zaman durgun bir denizde hiç sallanmadan ağır ağır ilerler.” diye tasvir ettiği anlamlı bir yer…

Günümüze kadar Roma, Bizans, Abbasi, Emevi ve Osmanlı gibi bir çok farklı medeniyete ev sahipliği yapan bu kadim kent yaşanmışlığını insana hissettiriyor.

2014 Yılında UNESCO Miras Listesine giren, dünyanın ilk duble yoluna ev sahipliği yapan, 18. yüzyıla kadar bütün tıp fakültelerinde temel eserlerden biri olarak okutulan 5 ciltlik De Meteria Medica eserinin sahibi dünyaca ünlü farmakolog Dioskurides’in memleketi ve tam anlamıyla ayağa kalktığında Efes’in 5 katı büyüklüğe sahip olan bir kent burası.

Kim bilir ne imparatorlara, şövalyelere, paşalara, emirlere, şahlara, padişahlara ve sultanlara ev sahipliği yapan bu kent şimdi ıssız ve sessiz… Hiç kimsenin esamesi okunmuyor. O sebeple yeni bir yıla girerken bu toprakların bizlere mesajı şu olsun:

Kalp kırmayalım; dünyada makamlar da topraklar da güç de sahip olduklarımız da hepsi geçici, asıl olan hoş bir sada bırakmak bu gökkubbede…

Bu duygularla 2024’ün ülkemiz, milletimiz ve bütün insanlık için; sağlık, huzur, refah ve mutluluk dolu bir yıl olması dileklerimle yeni yılınızı tebrik ediyorum.

MutluYıllar

Başarmak İçin Yükseğe, Daha da Yükseğe…

İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş

Yazıma İstanbul’u ve martıları konu edinen bu güzel Bedri Rahmi şiiriyle başlamak istedim. Yaz geldi havalar ısındı… Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahvetti.” diyerek tasvir ettiği güzel bir mevsimden geçiyoruz. Ben de bu güzel günlerde içimden ve kalemimden dökülen; hayata dair bir gözlemimi siz değerli dostlarımla paylaşmak istedim.

Kurban Bayramını ailemle geçirmek üzere geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. İstanbul’un tatlı sokak kedileri ve özellikle de martıları meşhurdur bilirsiniz… İşte hikayemiz tam da bu iki tatlı hayvanın mücadelesiyle başladı. Beni tanıyan dostlarım bilirler kedileri çok severim. İstanbul’da bir sokak arasında yürürken heyecanlı heyecanlı hareket eden bir kedinin peşine düştüm ve yanına gittim, bir de ne göreyim? Bizim yaramaz kedi kendisinin iki katı büyüklüğünde bir martıyı köşeye sıkıştırmış… İkisi de birbirlerini tartarak bakıyor ancak hiçbirisi hareket etmiyordu. Kediyi uzaklaştırdıktan sonra martıya doğru yaklaştım ve uçamadığını farkettim. Benden de korkmuş olacak ki martılara has o paytak yürüyüşüyle yavaş yavaş benden uzaklaşmaya başladı… Ben de onu kovalamaya! Ana caddeye çıkmıştık. Ben önde martı arkada kovalamaca başladı. Adımlarımı iyice hızlandırdım ve peşinden koşmaya başladım. Görenler kocaman adam (!) martının peşinden neden koşuyor demiştir eminim. Benimse bir amacım vardı. Martıyı kovaladıkça kovaladım artık yavaş yavaş hiç kıpırdatamadığı kanatlarını çırpmaya başlamıştı. En son dayanamadı son bir hamleyle kanatlarına yüklendi ve ayakları yerden kesildi, sonra düşecek gibi oldu bir daha kocaman kanatlarını çırptı ve iyice yükselmeye başladı. Göz ucuyla takip ediyordum onu, ancak uçtuğu yönde yüksekliğinden daha da büyük bir kamyon geliyordu. Karşısına ikinci bir zorluk çıkmıştı ve henüz sağa sola manevra yapamıyordu. O da yine kanatlarına güvendi çırptı, çırptı, çırptı ve yükseğe, daha yükseğe ve daha da yükseğe çıktı. Yavaş yavaş gözden kayboluyordu ve manevra da yapabiliyordu üstelik…

Yaşadığım bu olay bana ve bizlere bir şey anlatıyor… Bir zorlukla karşılaştınız; tüm özgüveninizi kaybettiniz ve “artık ben uçamıyorum…” demeye başladınız. Peşinizde “sizi kovalayan adam” misali koşturan bir zorluk var. Ardından çabalamanıza, kanat çırpmanıza rağmen karşınıza çıkan kamyon misali üzerinize üzerinize gelen başka zorluklar da var… Bu durumda yapmanız gereken hikayemizdeki martı gibi yılmamak, kanat çırpmaya, çabalamaya devam etmektir.

Tıpkı; külfetsiz nimet, zahmetsiz rahmet veya emeksiz yemek olmaz atasözlerimizdeki gibi; her kazanç, her başarı, her mücadele emek ister. Bu sebeple çalışmak, güçlüklerle mücadele etmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. İnsan; amacına, mutluluğa veya başarıya ulaşmak için “kanat çırpmalı”, azimle çalışmalı, kararlı, sabırlı ve güçlü olmalıdır… Olabilmelidir.

Başarıya ulaşmak için de inanç en öncelikli unsurdur… Fil İpini hiç duydunuz mu?

Uzakdoğu’yu ziyaret eden bir turist hayvanat bahçesine gider… Fillerin olduğu bölüme geldiğinde ilginç bir manzara ile karşılaşır: Filler ne kafesteydi ne de onları bağlayan zincirleri vardı.

Zincirsiz oldukları halde o heybetli filleri kaçmaktan alıkoyan tek bağ; bacaklarından birine bağlı olan bir ipti. Gezgin ilgisini çeken bu durumun sebebini öğrenmek için oradaki bir fil eğitmenine, fillerin neden orada öylece durduklarını ve neden hiç kaçmaya çalışmadıklarını sorar.

Fil eğitmeni şöyle cevap verir:

“Onlar çok küçükken filleri bağlamak için aynı ebatta ip kullanırız ve bu ip o yaşta filleri tutmak için yeterli olur. Büyüdükçe ayrılamayacaklarına, ayaklarını kurtaramayacaklarına şartlanırlar. İpin kendilerini hâlâ tutabileceğine inanırlar ve bu yüzden asla kurtulmaya çalışmazlar.” (Öğrenilmiş çaresizlik)

İşte asıl mesele ben yapamam, biz yapamayız, bizden olmaz, başaramayız duvarlarını yıkabilmek ve ayaklarımıza dolanan iplere aldanmadan adım atabilme cesaretini göstermektir.

Hedefe ulaşmaya çalışırken, mücadele ederken başlangıç aşamaları hep çok zordur. İlk başladığın zaman o mücadele insanı çok zorlar. Bir nokta var, her mücadelede aşılması gereken bir eşik var. Ama o eşik öyle bir eşik ki, birçok insan o eşiğe gelemeden mücadelenin her aşaması bu kadar zor geçecek zanneder. İşte bu düşünceden dolayı dayanamayacağını düşünür ve çabalamaktan vazgeçer. Asıl mesele burada: Vazgeçmemekte…

Değerli dostlarım, özellikle de genç kardeşlerim: Kendinize güvenin, yere düştüm artık uçamam, yükselemem demeyin. Her şey “bir kanat çırpmaya” bakıyor. Ayağa kalkın, kendinize inanın ve yükselin…

Kalın sağlıcakla…

14 Mayıs Seçimlerinin Ardından…

Ülkemiz 14 Mayısı adeta bir demokrasi şölenine çevirdi. Demokrasinin beşiği (!) olarak anılan Avrupa’da seçimlere katılım ortalama yüzde 65 iken gerçekleştirmiş olduğumuz seçimde katılım yüzde 90’ları buldu. Benimle aynı veya farklı düşünüyor olsun; oy kullanmak için sandıklarda kuyruklar oluşturan milletimizin fertlerini gördüğümde çok duygulanıyorum. Ülkenin geleceğinde söz, karar sahibi olmak, olabilmek şüphesiz çok önemli.

Bu yazımda seçim sürecine ilişkin bazı tespitlerimi, notlarımı siz değerli dostlarımla paylaşmak istiyorum. Hepimizin gözlemlediği gibi seçim dönemini Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önde tamamladı. Ortaya çıkan sonuçlar Millet İttifakı seçmeninde hayal kırıklığı yaşattı. Bunun sebeplerine inelim biraz da… Ortaya çıkan hayal kırıklığının en önemli sebebi sosyal medya ve anket manipülasyonuna kapılarak %60-%65 gibi, bu seçimlerde iki taraf için de ortaya çıkma ihtimali olmayan, rakamlara millet ittifakı seçmeninin kendisini inandırmasıdır. Bu noktada en büyük vebal altılı masa yöneticilerinin çünkü manipülatör anket firmalarının ve trol ağının fonlayıcısı CHP Genel Merkeziydi.

İkincil olarak ele alacağımız yanlışlardan birisi de özellikle CHP seçmeni ve siyasi aktörlerinin seçmene karşı aşırı baskıcı ve saldırgan tutumuydu. Özellikle bahsetmiş olduğum trol hesaplar 3 aydır “asacağız, keseceğiz, yargılayacağız, kaçacaksınız, uçacaksınız, ağlayacaksınız” içeriğinde tweetler attı. Değerli arkadaşlar siyasetin özü insandır, insana dokunmaktır. Sosyal medya temel bir siyaset mecrası değildir sadece araçtır. Özellikle hayal kırıklığına uğrayan, kendisini üzgün hisseden genç kardeşlerime bir şey söylemek istiyorum: Siyaset klavyeye dokunarak evden değil, insana dokunarak meydanlardan yapılır. Köyde bir kahve sohbetine dahil olmamış, bir hasta ziyareti yapmamış, bir cenazede acıyı bir düğünde sevinci paylaşmamış arkadaşlar siyasetin ve insana dokunmanın ne demek olduğunu ve bu toplumun ne anlatmak istediğini asla ama asla anlayamaz. Koltuklarını daha da sağlamlaştırmak adına size hayal satanlara asla izin vermeyin. Yenilgisine rağmen koltuğa yapışanların peşinden gitmeyin, kendi yolunuzu açın. 22 yıldır girdiği her seçimi kazanan, toplum tarafından benimsenmiş, sevilmiş bir liderin seçmenine “koyun” demeden önce girdiği 11 seçimi de kazanamayan bir liderin peşinden gidenleri, onu destekleyenleri, umut bağlayanları sorgulayın. Değişim şart derken bunu önce partinizin yönetim kadrosunda başlatın. Başarısız, kendini ifade edemeyen, kritik durumlarda dahi milli duruş sergileyemeyen bir lideri partinizin başında tutmayın.

Şaşırmadığımız bir seçim süreci oldu…

Muhalefet kaybedilen her seçimde bu millete gerizekalı demenin konforundan çıkmalı artık. Siyaset profesyonel bir alan, bu işin temeline inmeli, sosyolojisini kavramalı. “Aptal” diyerek bu seçmenin oyunu alacağınızı mı sanıyordunuz? “Cinsiyetçi söyleme” karşı olduklarından bahsedenler AK Parti seçmenine o****u diyen kadının fotoğrafını profiline koydu, özgürlükten bahsedenler karşı düşünceye tahammülsüzlüğü ile öne çıktı, eşitlikten bahsedenler bakkal Mehmet ile benim oyum bir mi dedi. Anneler gününde bir Cumhurbaşkanının ve Cumhurbaşkanı adayının vefat etmiş annesi ile fotoğrafının altına ağza alınmayacak küfürler edildi. En acısı da AK Parti’ye oy verdi diye deprem bölgelerinde yaşayan insanlar kastedilerek “müstahakmış bunlara, hepsi geberseydi, yaptığım yardımlar haram olsun” içerikli tweetler atıldı, bunlar binlerce retweet aldı. Bu mantığa sahip insanları (!) kabullenemiyorum, tiksiniyorum! Örneğin yüreğimizi parçalayan İzmir depreminde hükümete yakın STK’lar, siyasetçiler, aktörler yapması gerektiği gibi muazzam bir çaba gösterdi, herkes yardıma koştu, çabaladı ve bu da İzmir halkından takdir topladı ama hiç kimse İzmirliler CHP’ye %65 oy verdi diye küfretmedi, hakkını haram etmedi, nankör demedi hatta lafını bile etmedi. Etmemeli de zaten. Bizler oralarda siyaseten rant devşirmek için değil, vicdanen yapmamız gerekeni yapmak için bulunduk, bulunacağız da. Ülke sevgisi, millet sevgisi iki eli kavuşturup kalp yapmakla olmuyor. Bu da şekilcilikten öteye geçemiyor. Acı çekenin acısını kalbinde hissedebiliyorsan, yükünü paylaşabiliyorsan o zaman insan olabilmişsin demektir. Tıpkı Ahmed Arif’in dediği gibi:

Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim

Olmalı zaten

Olmazsa insan olmaz yüreğim…

Demokrasiden bahsedenler; yüzde 60 oranla kazanacağından emin olanlar, son iki hafta İnce ve Oğan’a çekil baskısı yaptı. Farklılıklara ve tercihlere tahammülsüzlüklerini apaçık ortaya koydular. Hatta bu öyle bir noktaya geldi ki eski yol arkadaşları olan Cumhurbaşkanı adayına yönelik kurulan kaset kumpasından dahi medet umdular.

Türkiye’de bu siyaset tarzı bir güvenlik sorunu olmaya başlamıştır. Her şeyde bölen, parçalayan, ötekileştiren, tercihlere saygı duymayan, kıran, inciten bu düşünce tarzı ülkemizde bir an önce son bulmalıdır. Sonuç olarak insanlar tüm bu olanları sessiz sessiz izleyip ”kendilerinden olmayana yaşama hakkı vermez bunlar” diye düşündüler. Bakın benim gibi düşünen milyonlar çok gerekmediği sürece tepkisini bir yerde göstermez, tartışmaz, kırmaz, ötekileştirmez ama seçim günü mührü pusulaya öyle bir vurur ki söylenenlerin, yaşatılanların, baskıların hepsine cevap olur. İşte bu yüzden biz Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a “sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi” diyoruz. Bu yazdıklarımın birçoğundan millet ittifakı seçmeninin büyük bir kısmı hiçbir şey anlamayacak ancak aklı ve vicdanı olanlar için yazdım bu satırları.

Sonuç olarak bölücü çevrelerce, demokrasi tanımazlar tarafından diktatör olarak nitelendirilen Recep Tayyip Erdoğan demokratik siyaseti öncelemese ve milletin yoğun iradesini yansıtmak üzere 50+1 gibi bir uygulamayı başlatmamış olsa bugün ikinci tur gibi bir konuyu tartışmıyor olacaktık. Çok sesliliğe önem vermese ve baraj yüzde 10’da kalsaydı bugün İyi Parti ve Yeşil Sol Parti TBMM’de temsil edilmiyor olacaktı. İnsanları hedef alırken görüşlerinizi temellendirin ve tutarlı olun. Temellendirilmemiş görüş toplum tarafından benimsenmez ve desteklenmez. Öyle de oluyor.

Bu ülke ve bu aziz millet her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyor. Karşımızdakiler ne kadar acımasız, vurdumduymaz, saygısız olursa olsun biz iyilikten ve güzellikten asla ayrılmayacağız. Çünkü siyasetin özü insan kazanmaktır. Bu toprakların evladı Yunus’un dediği gibi:

Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için

Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim

Kalın sağlıcakla…

Yeter! Söz Milletindir!

Türkiye bu cümle ile 1950 seçimlerinde tanıştı. Gelin o günlere bir dönelim. Türkiye’de “resmen” seçimli demokrasi ne zaman uygulanmaya başlamıştır diye soracak olsak birçok kişi 1946 seçimlerini referans gösterir. Evet “sözde” demokrasi ile bu zamanda buluşmuştur milletimiz. Niye “sözde” dedim bunu bir açalım…

Çok partili seçimlerden korkan CHP 1946 seçimlerinde açık oy gizli tasnif sistemini uygulatır! Yani vatandaş oyunu açıkça kurul önünde kullanır ancak oylar halktan gizli sayılır. Üstüne üstlük bu seçimlerde yargı denetimi de yoktur. Sonra da bunun adına ‘demokrasi’ denir. Bu sebeple şahsen Türkiye’de ilk demokratik seçimin yapıldığı zaman olarak 1950 yılını baz alırım.

Yeter Söz Milletindir mottosuyla yola çıkan Adnan Menderes’in Demokrat Partisi 14 Mayıs 1950’de yüksek bir oy oranıyla iktidar olur. Kapsamlı bir dönem olduğu için bu yazımda Menderes’in politikasını, duruşunu, doğru ve yanlışlarını değerlendirmeyeceğim ancak şu kesinlikle unutulmamalıdır ki Adnan Menderes bu topraklar üzerinde demokrasi uğruna en büyük bedeli, canıyla, ödemiş bir fanidir. Demokrasi adına bir can yitirilmiştir belki ama onun karşılığında milyonlarca yürek demokrasi adına atmaya başlamıştır ve milletimiz o haksızlığı hala unutmamıştır.

Günümüz siyasetini de adeta 1950 seçimleri şekillendiriyor.

Malum seçimlerin 14 Mayıs 2023’de yapılacağı Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından açıklandı. Ancak ilginç olan bir nokta daha var. Tarihe not düşmek istiyorum: Seçim tarihi belli olur olmaz CHP’de ‘Yeter Söz Milletin’ furyası başladı. Milletvekilleri videolar çekiyor, paylaşımlarında bu sloganı kullanıyor ve hatta dün itibarı ile genel merkezlerine bu sloganın yazdığı dev bir afiş asılı. CHP’ye ve dolayısı ile tek parti sistemine karşı duruşun bir sembolü olan ve 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin kullandığı bu söylemin CHP Genel Merkezine asılması yüzümde acı bir tebessüm oluşturdu.

Önce Adnan Menderes’i astılar, şimdi de afişini!

CHP’yi yönetenler Türk Siyasi Tarihi’nden o kadar uzaktalar ki: Kendilerine ilk mağlubiyeti tattıran; seçim yoluyla indiremeyeceklerini anlayınca türlü senaryolar ve davalarla (köpek, bebek, cımbız) idam ettirdikleri merhum Adnan Menderes’in ‘Yeter Söz Milletindir’ sloganını kullanabiliyorlar. (Ah siyaset!) Buradan şu çıkarımda bulunabiliriz; demek ki Menderes’in Demokrat Partisi Kılıçdaroğlu’nun CHP’sinden 70 yıl önde bir partiymiş.

20 yıldır girdiği her seçimden “milletin” desteğiyle başarılı çıkan, vesayet odaklarını yerle bir eden bir lidere karşı CHP’nin sahiplenmeye çalıştığı bu söylem tutmaz. Bu ülkede çok partili ve denetime tabi seçimlerden, yani 1950’den, itibaren Söz de Karar da Milletimizin.

1946 seçimlerine dair trajikomik bir olayla yazımı sonlandırmak istiyorum.

1946 seçimlerinde köyünde zorlukla geçinen bir vatandaş sandığa gider ve açık oy sistemi olduğu için mecburen açık açık gönlünden geçen Demokrat Partiye kurul önünde oyunu verir. Eve döner, Demokrat Parti’ye oyunu verdiğini duyan hanımı evhamlanır. Aman bey, sen şimdi gittin Demokrat Parti’ye oyunu verdin hükümet bunu haber alınca bizi rahat bırakmaz; tarlamızı, hayvanımızı elimizden alır, git oyunu değiştir der. Adamcağız seçim kuruluna gider ben büyük hata ettim yanlış oy attım değiştirmek istiyorum der. Gizli tasnif yapan kurul başkanının cevabı manidardır: “Bu seferlik biz değiştirdik, bir daha tekrarlama.”

Sözün her daim millette olduğu güzel ülkemizde kalın sağlıcakla…

TÜKETİM HASTALIĞI ve İLACI: ÜRETMEK

Günümüz dünyasında yaşama bakışınızı belirleyen iki önemli nokta; “üreten” veya “tüketen” olmak. Bu iki kavram devletlerin de insanların da karakterini özetleyen iki ayrı kelime.

1920’lerde savaştan çıkan Türkiye doğal olarak üreten bir ülke olmaktan çok uzaktaydı. Savaşın ağır yükünün atılması ve yaraların sarılması uzun süre aldı. Ancak bu “toparlanma” dönemi hiçbir zaman bitmedi, bitirilemedi. Ülkemiz sanayi hamlesini darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, dışa bağımlı ekonomi, ihanetler ve ekonomik krizler yüzünden uzun yıllar maalesef gerçekleştiremedi. Bunun yanında Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre, Nuri Killigil gibi yerli müteşebbislerin önü kesildi, küstürüldü. Bu sadece kişilerle mi sınırlıydı; tabi ki hayır. Devrim Otomobili gibi bir proje dahi rafa kaldırılmış ve Türk Milletinin omuzlarına “biz yapamayız” yaftası bir kez daha yüklenmiştir.

Türkiye 1980’lerde Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini üretmekle, kibrit üretmekle övünen bir ülkeydi.

Halen devam etmekte olan yoğun mücadelelere, perde arkası savaşlara rağmen bugün Türkiye elektrikli otomobil ve İHA/SİHA/İnsansız Muharip Uçak gibi yüksek teknoloji ürünlerini üreten bir noktaya geldi.

“Biz yapamayız abi, adamlar yapıyor, Türk’ün aklı ancak bu kadar” gibi ön yenilgiyi kabul eden, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, üretmeyen bu tüketim zihniyetinin yerini; “biz de yaparız, en iyisini üretiriz” diyen özgüveni yerinde bir inanmışlık aldı. Bu tüketim zihniyeti yıllarca yalnızca yediğini, içtiğini, kullandığını tüketmedi; bir milletin hayallerini, inanç ve umutlarını da tüketti.

İşin ülke ve devlet boyutunu aşıp insan ilişkilerinde üretim ve tüketimi ele alacak olursak burada da tüketenin çevresindekilere ne denli zarar verdiğini görmemiz gerekir. Sevgiyi, sanatı, doğayı, insanlığı, güzel bir fikri, inançları ve dahi tüm güzel duyguları tüketen; her ortaya çıkanı, yapılanı eleştiren insanlar kendilerini de çevrelerini de huzursuz eder. Oysa üretmek ruhun gıdasıdır: Çok daha zor ve yorucu olsa da üretmek insanı daha başarılı ve mutlu yapar. Örneğin ilkokulda 35×50 resim defterlerimize yaptığımız resimleri hatırlayalım; bir Picasso değildik ama hepimiz ürettiğimizden, ortaya çıkardığımızdan mutlu olurduk. Bu konuyla ilgili güzel bir hikâye geldi aklıma:

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. ” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi unutma” diye de ilave etmiş.

Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını tembihlemiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış, üretmemiş insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde ise onlardan müspet, yapıcı, üretken olmalarını istedin. Ancak buna cesaret edemediler.”

Yapıcı ve/veya üretken olmak eğitim, birikim, bilgi ve deneyim gerektirir. Tüketen olmak için ise yalnızca “tüketim” motivasyonu yeterlidir. Unutmayalım insan bu dünyaya bir iz bıraktığında, güzel bir hatıra, güzel bir söz, güzel bir davranış, güzel-faydalı bir eser bıraktığında hayat gayesini tamamlamış olur. Bunun için de önce inanmak ve hayal etmek gerekir.

Son söz: Hayal kuruyorsanız büyük hayaller kurun. Nasıl olsa hayal kurmanın maliyeti yok.

Kalın sağlıcakla…

İşini İyi Yapmak…

Bol yağışlı, bol rüzgârlı bir Ankara’da, sonbaharın son gününde; hayata, çalışmaya ve işini iyi yapmaya dair bir iki kelam etmek, bir şeyler karalamak geldi içimden.

Günümüz dünyası insanları bireyselliğe, kolay yoldan para kazanmaya, kazancın sebebini sorgulamadan sadece hayat standartlarını yükseltmeye yönlendiriyor. Dolayısı ile bencillik ve ben merkezcilik toplumsal hayatımızda sıklıkla karşımıza çıkıyor. Kimse başarının, bir şeyler üretmenin, katma değer sağlamanın, işini iyi-dürüst yapmanın peşinde değil. Bireysel düşüncenin beraberinde getirdiği fırsatçılık toplumlarda ve dolayısı ile ülkemizde (belki de en yüksek düzeyde) had safhada.

Gerek toplumsal baskı gerek sosyal çevre gerekse de ailelerinin baskısı ile genç kardeşlerimiz işini daha iyi yapmaya, sevdiği işi yapmaya, sevdiği yerde bulunmaya değil de ‘daha çok kazanmaya’ yönlendiriliyorlar. Hayata yeni gelen bir çocuğun hedefi daha iyi, daha doğru, daha güzel insan olmak değil; kaynağı ne olursa olsun çok kazanmak haline geldi. İşte bu toplumsal bozulmalar da dolandırıcılığın, ahlaksızlığın, arsızlığın, hırsızlığın ve hatta ayırt etmeksizin tüm canlılara karşı şiddetin sebebi haline geliyor.

Bu yaşananların birçoğuna çözüm geçmişimizde, ‘öz kültürümüzde’ aslında. Örneğin dürüstlüğün ve işini iyi yapmanın en önemli denetleyicilerinden ve tetikleyicilerinden olan Ahilik Ruhu esnaflarımız arasında yok olmaya yüz tuttu. Esnaf kültürünün temel taşlarından birisi olan Ahilik anlayışında hileli iş yapan esnafın ya dükkânı kapatılırdı ya da o esnaf yaptığı işten men edilirdi. Örneğin en çok tartışma konusu olan ürünlerden biri de ayakkabılar; ‘çürük çarıklardı’.

Eğer bir imalat hilesi söz konusu ise ilgili usta çağrılır, esnafın ileri gelenleri ve diğer meslek temsilcileri huzurunda yetkili tarafından tekdir edilir, aldığı ücretin müşteriye iadesi sağlanır, dava konusu olan ayakkabı da kullanılmamak üzere dama atılırmış. Bir ayakkabıcı esnafının yaptığı ayakkabının dama atılması o usta için en büyük ayıp olup meslekteki şeref ve itibarını sıfırlar, müşterisinin azalmasına yol açarmış. Bu anlayış bütün esnaf teşkilatı için bir genelleme niteliğinde olup birisi hakkında “pabucu dama atıldı” denilmesi artık o meslekten ekmek yemesinin zor olduğuna işaret sayılır, esnafın bu titizlik ile işini yapması temin edilirmiş.

Hiç kimseyi veya meslek gurubunu hedef almak istemiyorum ancak bugün bu anlayış devam etse kimlerin pabuçları dama atılırdı bir gözünüzün önünden geçirin. Bu vesile ile işine hile karıştırmayan, aynı ahlaki anlayışla işini devam ettiren bütün esnaflarımıza ve çalışanlara hayırlı ve bereketli kazançlar temenni ediyorum.

Toplum hayatının şekillenmesinde önemli etkisi olan ebeveynlerden ve öğretmenlerimizden de bir talebim var; çocuklarımızı çok kazanmaya, avukat-mühendis-doktor olmaya, makam-mevki edinmeye şartlamayın. Onlara vereceğimiz en önemli ders ‘dürüstlük’ ve ‘işini en iyi şekilde yapmaktır.’

Martin Luther King’in şu önemli cümleleri her birimizin kulağına küpe olmalı:

Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki gökteki ve yerdeki herkes durup burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş desin.”

Kalın sağlıcakla…

Siyasete ve Ülke Gündemine Dair

Herkesin her konuda siyasi bir yorum yapmasından, duyar kasmasından, karşı mahalleyi linç etmesinden yoruldum, yorulduk! 16 yaşından beri siyasi camianın içerisinde bulunan birisi olarak söylüyorum; bugüne kadar hiç bir arkadaşımı, eşimi, dostumu siyasi olarak kategorize etmedim. Yeri geldiğinde usulünce tartıştım ancak bulunduğum hiç bir ortamda siyasi görüşümü kimseye dikte etmeye çalışmadım. Ama bir bakıyorum devlete, siyasete, uluslararası ilişkilere dair tek bir okuma yapmamış, saha tecrübesi edinmemiş kişileri karşımda siyaset yaparken görüyorum.

Genç kardeşlerim önünüzde oldukça kötü örnekler var biliyorum. Ülkenize dair bir şeyler yapmak istiyorsanız kendi alanınızın en iyisi olmaya gayret edin, çalışın, çabalayın ama ayrış(tır)mayın. Son haftalarda bazı odaklar bizleri kutuplaştırmaya çalışıyor. Bunların maşası olmayın!

Politikaya ilgili olan özellikle genç kardeşlerime sesleniyorum; siyaset uzun soluklu bir maratondur. Günlük heveslerle, popülizm uğruna, alkış almak, beğeni toplamak uğruna girişilecek ‘şovenizmin sahnesi’ bir alan değildir! Öncelikle öğrenmeniz gereken karşınızdakine, ‘ötekine’ saygıdır.

Bir bakıyorsunuz sahneye ödül almaya çıkan sanatçı bile sanatına dair konuşma yapmak yerine siyasi konuşma yapıyor. Öbür taraftan sadece Sayın Cumhurbaşkanımızla poz verdi diye sanatçılar, şefler linç ediliyor. Bu mudur medeniyet? Özgürlük sadece ‘muhaliflerin’ konfor alanı mıdır?

Ülkede yaşayan her bir vatandaşın siyasete ilgi duyması güzel bir şeydir ancak siyaseti hayatımızın her alanına, her ortamına taşıma gafletine düşmeyelim. Bu ülkenin ayrışmaya değil birleşmeye ihtiyacı var. Bizleri ayrıştırmaya çalışanları kendimizden ve ülkemizden uzak tutalım.

Kalın sağlıcakla…