Değerlerle Gerilim, Kimlikle Mesafe

Ramazan ayı bu toplumda yalnızca dinî bir zaman dilimi olarak yaşanmıyor. Sokakların ritmi değişiyor, sofraların dili yumuşuyor, gündelik hayatın akışında hissedilen sükûnet derinleşiyor. Çünkü Ramazan, bu topraklarda bireysel bir ibadetin ötesinde toplumsal hafızada karşılık bulan güçlü bir kültür iklimidir.

Tam da bu hassasiyetin yükseldiği dönemlerde, bazı çevrelerin laiklik kisvesi altında toplumun değerleriyle kurduğu gerilim yeniden görünür hâle geliyor. Eleştiri düşünce hayatının tabiatında vardır. Ne var ki eleştiri küçümsemeye, sorgulama yabancılaşmaya, fikir beyanı kültürel mesafeye dönüştüğünde tartışma zeminini kaybeder.

Bu noktada mesele yalnızca din değildir. Mesele, bu toplumun ‘kimliğiyle’ kurulan mesafedir.

Bir kesim tarafından farklı kültürlere ve ritüellere saygı göstermek ilericilik göstergesi (noel sembolleri, halloween temaları, easter sembolleri, hanuka gelenekleri…) kabul edilirken konu İslama ve İslami değerler manzumesine, ‘içinde yaşanılan toplumun değerlerine’ gelince tüm ‘hoşgörüleri’ yokoluveriyor!

Bu çelişki siyasetin de günlük hayatın da dar alanına sığmaz. Daha derin bir sosyolojik kırılmanın işaretidir.

Burada tartışmaya açılan şey ibadet veya inanış biçimleri değil aidiyet duygusudur.

Cemil Meriç’in satırları bu ruh hâlini yıllar öncesinden resmeder:

“…Onlar Türkiye’nin insanından şikâyetçi.

İnsanından, yani kendilerinden.

Aynaya tahammülleri yok.

Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını ‘yaşanmaz’laştıranlardır.

Bu cümleler bir ithamdan çok bir teşhistir.

Toplumu küçümseyen dil, çoğu zaman köklerle kurulamayan ilişkinin dışavurumudur. İnsan, ait olduğu zemini değersizleştirdikçe kendi iç dünyasında da bir gerilim üretir.

Adeta aynaya tahammülsüzlük…

Tarih, toplumların değerleriyle kavga ederek güçlenmediğini gösterir. Rönesans kendi klasiklerini inkâr ederek doğmadı; geçmiş yeniden yorumlandı. Japonya modernleşirken, teknoloji üretirken kimliğini silmedi; gelenek ile yeniliği birlikte taşıdı. İşte bu da başarıyı getirdi doğal olarak. Ben bunu ‘geçmişle barışık modernleşme’ olarak tanımlıyorum.

Şunu asla unutmamak gerekir: Nasıl ki bir ağacın hayat bulmasında etkili ve önemli husus topraksa insanın da hayatını sürdürebilmesinde ve devam ettirebilmesindeki esas ortamı “kültür” oluşturmaktadır. Kültürünü ve değerlerini yaşamayan ve yaşatmayan kişi topraksız kalmış bir bitki, köksüz kalmış bir ağaç misali çürür, yok olur… Kültürel süreklilik koparıldığında, ilerleme değil savrulma başlar.

Bugün genç kuşaklar bu savrulma riskinin tam ortasında.

Küresel ölçekte standartlaştırılmış eğitim modelleri; her coğrafyada benzer düşünen, benzer refleksler geliştiren bir insan tipi üretmeye yöneliyor. Yerel hafıza zayıflıyor, tarih bilinci inceliyor, kültürel aidiyet aşınıyor. Bilgiye erişim hızlanıyor; fakat gençler hangi değer zemininde duracaklarını belirlemekte zorlanıyor.

Paradoks burada keskinleşiyor:

Bir yandan eğitim sisteminin ortaya çıkardığı insan modelinden rahatsızlık dile getiriliyor. Diğer yandan bu modele alternatif olabilecek her arayış “geriye dönüş” diye yaftalanıyor.

Sonuçtan memnuniyetsizlik ve aynı zamanda değişime direnç… İşte bu tutum eleştiriden çok zihinsel bir tıkanmaya işaret eder.

Şüphesiz ki çözüm köksüz bir ‘taklit modernliğinde’ değil.

Çözüm; öz kültürüyle barışık, evrensel bilgiyle temas hâlinde bir denge kurabilmekte. Kendi değerlerini savunmak dış dünyaya kapanmak değildir. Kendi medeniyet birikimine yaslanmak ilerlemeyi reddetmek değildir. Kökü olan toplum özgüven üretir. Kendi değerleriyle barışık olan nesiller sağlam durur.

İşte Ramazan Ayı bu yüzden önemlidir.

Ramazan; ölçüyü, sabrı, paylaşmayı ve iç muhasebeyi görünür kılar. Bu iklimi anlamak yerine küçümsemek, toplumun kültürel zeminine mesafe koymaktır ve kültürel zemine açılan mesafe, zamanla ‘insanın kendisiyle açtığı mesafeye’ dönüşür.

Eleştiri değerlidir ancak aidiyeti aşındıran bir dile evrildiğinde yapıcı niteliğini kaybeder.

Sonuçta mesele siyasî kamplaşma değildir. Mesele; ortak hafızayı, karşılıklı saygıyı ve birlikte yaşama iradesini koruyabilmektir. Bir toplumda ortak değer zemini aşındığında çözülme başlar. (Tam da birilerinin istediği gibi)

Bu ülke, kendi değerlerine mesafe koyarak değil, kendi kültürel derinliğini anlayarak güçlenecek ve insanımız yaslandığı değerler kadar ‘sahici’ kalacak.

Hayırlı Ramazanlar…

Hırs ile Gayret Arasında: Yoldan Çıkmadan Yürümek

Haresenin ne demek olduğunu bilir misiniz?

Develer çöl dikeni yerken damakları kanar.

Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölebilir.

Aldıkları tat, yedikleri dikenden değil; akan kendi kanlarından gelir fakat bunu ayırt edemezler.

Lezzeti dikenin verdiğini zannederler. Bu yanılgıyla yemeye devam ederler. Canlarının yandığını fark etmeden, acıdan haz çıkararak…

Arapça’da bu hâle “ha-re-se” denir.

Hırs, muhteris ve ihtiras gibi kelimeler buradan türemiştir. Yani insanın, kendisine zarar veren bir şeyden haz aldığını sanması… ‘Canını yakanı ilerleme’, ‘acıyı başarı zannetmesi.’

Bu hikâye, hırsın en tehlikeli yanını anlatır:

İnsanı yakması değil, yaktığını fark ettirmemesidir.

Hırs çoğu zaman insana güç verir gibi görünür. İleri ittiğini, hızlandırdığını, büyüttüğünü hissettirir. İşin kör noktası tam da buradadır: İnsan, canının yanmasını başarı sanmaya başlar.

Bir noktadan sonra ‘hedef’ geri plana düşer. Durmamak kutsallaşır… Vazgeçmemek erdem, yorulmak fedakârlık, tükenmek adanmışlık gibi görünür.

Bu hayatın her alanında mevcuttur: İşte, evde, bir ilişkide, bir hedefte…

Oysa her acı kıymetli değildir. Her yorgunluk ‘anlam üretmez’.

Eskiler bu yüzden hırstan çekinirdi. Bu çekinceyi basit ama derin bir cümleyle anlatırlardı:

“Yolda kalmak, yoldan çıkmaktan hayırlıdır.”

Bu söz, acele eden için ağır gelir.

Çünkü modern akıl hep varmayı över ancak bu toprakların kadim öğretileri, ‘istikameti’ merkeze alır.

Yolda kalmak; yorulmak, beklemek, eksik hissetmek olabilir fakat yoldan çıkmak, ne pahasına yürüdüğünü unutmak demektir.

Eskilerin korkusu başarısızlık değildi. “İstikametsiz başarıydı.

İşte tam bu noktada ‘gayret’ devreye girer.

Gayret, hırsın karşıtı değildir sadece; onun terbiyesidir. Gayret, insanı yakmaz; yoğurur: Aceleden değil emekten beslenir. ‘Yolu’ önemser.

Gayretli insan yürür ama kendini, değerlerini, benliğini koruyarak yürür. Hırs ise insanı ikna eder: “Biraz daha dayan, görmezden gel, katlan; buna değer.”

Tarih bunun binlerce örneğiyle dolu… Nice insan ihtiras yüzünden kaybetti, daha fazlasını isterken elindekini yaktı… Zafer sarhoşluğu ölçüyü yok ettiğinde, güç sahibini taşıyamaz oldu.

Bazıları da vardı ki; gayretle yola çıktı, azimle yürüdü. Acele etmedi, sabırla olgunlaştı… İşte onları ayakta tutan şey hırs değil, istikametti.

Kabul etmeliyiz ki günümüzde bu ayrım daha da bulanık. Modern dönem insanı hep daha fazlasını isterken ‘kendi kanından tat almaya başlar’ ve bunu başarı zanneder… Yorgunluğu güç, tükenmişliği adanmışlık, acı çekmeyi ilerleme sanır.

Oysa her acı bir ‘yol’ değildir. Her yol da hayır getirmez.

Bu yüzden mesele yalnızca istekli olmak değildir. Mesele neyi, ne pahasına istediğini fark etmeden istemektir.

İnsan gayretli olabilir. Olmalıdır da… Girişimcilik, deneme arzusu, azim, çaba, hedef… Bunlar hayatın önemli dönüm noktalarıdır ancak hırs bu duyguların başına geçtiğinde, insanı kendi kanını içmeye ikna eder. İnsan, acıdan aldığı tadı ‘hedef’ sandığı sürece kendini tükettiğini fark etmez.

Gayret insanı büyütür, azim insanı taşır ama hırs, istikamet yoksa insanı yoldan çıkarır.

Eskilerin dediği gibi: Yolda kalmak zor olabilir ama insana asıl kaybettiren ‘yoldan çıkmaktır’.

Kalın sağlıcakla…

Başarmak İçin Yükseğe, Daha da Yükseğe…

İstanbul deyince aklıma martı gelir
Yarısı gümüş, yarısı köpük
Yarısı balık yarısı kuş
İstanbul deyince aklıma bir masal gelir
Bir varmış bir yokmuş

Yazıma İstanbul’u ve martıları konu edinen bu güzel Bedri Rahmi şiiriyle başlamak istedim. Yaz geldi havalar ısındı… Orhan Veli’nin “Beni bu güzel havalar mahvetti.” diyerek tasvir ettiği güzel bir mevsimden geçiyoruz. Ben de bu güzel günlerde içimden ve kalemimden dökülen; hayata dair bir gözlemimi siz değerli dostlarımla paylaşmak istedim.

Kurban Bayramını ailemle geçirmek üzere geçtiğimiz hafta İstanbul’daydım. İstanbul’un tatlı sokak kedileri ve özellikle de martıları meşhurdur bilirsiniz… İşte hikayemiz tam da bu iki tatlı hayvanın mücadelesiyle başladı. Beni tanıyan dostlarım bilirler kedileri çok severim. İstanbul’da bir sokak arasında yürürken heyecanlı heyecanlı hareket eden bir kedinin peşine düştüm ve yanına gittim, bir de ne göreyim? Bizim yaramaz kedi kendisinin iki katı büyüklüğünde bir martıyı köşeye sıkıştırmış… İkisi de birbirlerini tartarak bakıyor ancak hiçbirisi hareket etmiyordu. Kediyi uzaklaştırdıktan sonra martıya doğru yaklaştım ve uçamadığını farkettim. Benden de korkmuş olacak ki martılara has o paytak yürüyüşüyle yavaş yavaş benden uzaklaşmaya başladı… Ben de onu kovalamaya! Ana caddeye çıkmıştık. Ben önde martı arkada kovalamaca başladı. Adımlarımı iyice hızlandırdım ve peşinden koşmaya başladım. Görenler kocaman adam (!) martının peşinden neden koşuyor demiştir eminim. Benimse bir amacım vardı. Martıyı kovaladıkça kovaladım artık yavaş yavaş hiç kıpırdatamadığı kanatlarını çırpmaya başlamıştı. En son dayanamadı son bir hamleyle kanatlarına yüklendi ve ayakları yerden kesildi, sonra düşecek gibi oldu bir daha kocaman kanatlarını çırptı ve iyice yükselmeye başladı. Göz ucuyla takip ediyordum onu, ancak uçtuğu yönde yüksekliğinden daha da büyük bir kamyon geliyordu. Karşısına ikinci bir zorluk çıkmıştı ve henüz sağa sola manevra yapamıyordu. O da yine kanatlarına güvendi çırptı, çırptı, çırptı ve yükseğe, daha yükseğe ve daha da yükseğe çıktı. Yavaş yavaş gözden kayboluyordu ve manevra da yapabiliyordu üstelik…

Yaşadığım bu olay bana ve bizlere bir şey anlatıyor… Bir zorlukla karşılaştınız; tüm özgüveninizi kaybettiniz ve “artık ben uçamıyorum…” demeye başladınız. Peşinizde “sizi kovalayan adam” misali koşturan bir zorluk var. Ardından çabalamanıza, kanat çırpmanıza rağmen karşınıza çıkan kamyon misali üzerinize üzerinize gelen başka zorluklar da var… Bu durumda yapmanız gereken hikayemizdeki martı gibi yılmamak, kanat çırpmaya, çabalamaya devam etmektir.

Tıpkı; külfetsiz nimet, zahmetsiz rahmet veya emeksiz yemek olmaz atasözlerimizdeki gibi; her kazanç, her başarı, her mücadele emek ister. Bu sebeple çalışmak, güçlüklerle mücadele etmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. İnsan; amacına, mutluluğa veya başarıya ulaşmak için “kanat çırpmalı”, azimle çalışmalı, kararlı, sabırlı ve güçlü olmalıdır… Olabilmelidir.

Başarıya ulaşmak için de inanç en öncelikli unsurdur… Fil İpini hiç duydunuz mu?

Uzakdoğu’yu ziyaret eden bir turist hayvanat bahçesine gider… Fillerin olduğu bölüme geldiğinde ilginç bir manzara ile karşılaşır: Filler ne kafesteydi ne de onları bağlayan zincirleri vardı.

Zincirsiz oldukları halde o heybetli filleri kaçmaktan alıkoyan tek bağ; bacaklarından birine bağlı olan bir ipti. Gezgin ilgisini çeken bu durumun sebebini öğrenmek için oradaki bir fil eğitmenine, fillerin neden orada öylece durduklarını ve neden hiç kaçmaya çalışmadıklarını sorar.

Fil eğitmeni şöyle cevap verir:

“Onlar çok küçükken filleri bağlamak için aynı ebatta ip kullanırız ve bu ip o yaşta filleri tutmak için yeterli olur. Büyüdükçe ayrılamayacaklarına, ayaklarını kurtaramayacaklarına şartlanırlar. İpin kendilerini hâlâ tutabileceğine inanırlar ve bu yüzden asla kurtulmaya çalışmazlar.” (Öğrenilmiş çaresizlik)

İşte asıl mesele ben yapamam, biz yapamayız, bizden olmaz, başaramayız duvarlarını yıkabilmek ve ayaklarımıza dolanan iplere aldanmadan adım atabilme cesaretini göstermektir.

Hedefe ulaşmaya çalışırken, mücadele ederken başlangıç aşamaları hep çok zordur. İlk başladığın zaman o mücadele insanı çok zorlar. Bir nokta var, her mücadelede aşılması gereken bir eşik var. Ama o eşik öyle bir eşik ki, birçok insan o eşiğe gelemeden mücadelenin her aşaması bu kadar zor geçecek zanneder. İşte bu düşünceden dolayı dayanamayacağını düşünür ve çabalamaktan vazgeçer. Asıl mesele burada: Vazgeçmemekte…

Değerli dostlarım, özellikle de genç kardeşlerim: Kendinize güvenin, yere düştüm artık uçamam, yükselemem demeyin. Her şey “bir kanat çırpmaya” bakıyor. Ayağa kalkın, kendinize inanın ve yükselin…

Kalın sağlıcakla…

TÜKETİM HASTALIĞI ve İLACI: ÜRETMEK

Günümüz dünyasında yaşama bakışınızı belirleyen iki önemli nokta; “üreten” veya “tüketen” olmak. Bu iki kavram devletlerin de insanların da karakterini özetleyen iki ayrı kelime.

1920’lerde savaştan çıkan Türkiye doğal olarak üreten bir ülke olmaktan çok uzaktaydı. Savaşın ağır yükünün atılması ve yaraların sarılması uzun süre aldı. Ancak bu “toparlanma” dönemi hiçbir zaman bitmedi, bitirilemedi. Ülkemiz sanayi hamlesini darbeler, siyasi istikrarsızlıklar, dışa bağımlı ekonomi, ihanetler ve ekonomik krizler yüzünden uzun yıllar maalesef gerçekleştiremedi. Bunun yanında Nuri Demirağ, Vecihi Hürkuş, Şakir Zümre, Nuri Killigil gibi yerli müteşebbislerin önü kesildi, küstürüldü. Bu sadece kişilerle mi sınırlıydı; tabi ki hayır. Devrim Otomobili gibi bir proje dahi rafa kaldırılmış ve Türk Milletinin omuzlarına “biz yapamayız” yaftası bir kez daha yüklenmiştir.

Türkiye 1980’lerde Anıtkabir’in bayrak direğinin ipini üretmekle, kibrit üretmekle övünen bir ülkeydi.

Halen devam etmekte olan yoğun mücadelelere, perde arkası savaşlara rağmen bugün Türkiye elektrikli otomobil ve İHA/SİHA/İnsansız Muharip Uçak gibi yüksek teknoloji ürünlerini üreten bir noktaya geldi.

“Biz yapamayız abi, adamlar yapıyor, Türk’ün aklı ancak bu kadar” gibi ön yenilgiyi kabul eden, mücadele etmeyen, okumayan, araştırmayan, üretmeyen bu tüketim zihniyetinin yerini; “biz de yaparız, en iyisini üretiriz” diyen özgüveni yerinde bir inanmışlık aldı. Bu tüketim zihniyeti yıllarca yalnızca yediğini, içtiğini, kullandığını tüketmedi; bir milletin hayallerini, inanç ve umutlarını da tüketti.

İşin ülke ve devlet boyutunu aşıp insan ilişkilerinde üretim ve tüketimi ele alacak olursak burada da tüketenin çevresindekilere ne denli zarar verdiğini görmemiz gerekir. Sevgiyi, sanatı, doğayı, insanlığı, güzel bir fikri, inançları ve dahi tüm güzel duyguları tüketen; her ortaya çıkanı, yapılanı eleştiren insanlar kendilerini de çevrelerini de huzursuz eder. Oysa üretmek ruhun gıdasıdır: Çok daha zor ve yorucu olsa da üretmek insanı daha başarılı ve mutlu yapar. Örneğin ilkokulda 35×50 resim defterlerimize yaptığımız resimleri hatırlayalım; bir Picasso değildik ama hepimiz ürettiğimizden, ortaya çıkardığımızdan mutlu olurduk. Bu konuyla ilgili güzel bir hikâye geldi aklıma:

Usta bir ressamın öğrencisi eğitimini tamamlamış. Büyük usta, öğrencisini uğurlamış. Çırağına ” Yaptığın son resmi, şehrin en kalabalık meydanına koyar mısın?” demiş. ” Resmin yanına bir de kırmızı kalem bırak. İnsanlara, resmin beğenmedikleri yerlerine bir çarpı koymalarını rica eden bir yazı iliştirmeyi unutma” diye de ilave etmiş.

Öğrenci, birkaç gün sonra resme bakmaya gitmiş. Resmin çarpılar içinde olduğunu görmüş. Üzüntüyle ustasının yanına dönmüş. Usta ressam, üzülmeden resme devam etmesini tavsiye etmiş.

Öğrenci resmi yeniden yapmış. Usta, yine resmi şehrin en kalabalık meydanına bırakmasını istemiş. Fakat bu kez yanına bir palet dolusu çeşitli renklerde boya ile birkaç fırça koymasını söylemiş.

Yanına da insanlardan beğenmedikleri yerleri düzeltmesini rica eden bir yazı bırakmasını tembihlemiş. Öğrenci denileni yapmış. Birkaç gün sonra bakmış ki, resmine hiç dokunulmamış. Sevinçle ustasına koşmuş.

Usta ressam şöyle demiş:

“İlkinde, insanlara fırsat verildiğinde ne kadar acımasız bir eleştiri sağanağı ile karşılaşabileceğini gördün. Hayatında resim yapmamış, üretmemiş insanlar dahi gelip senin resmini karaladı. İkincisinde ise onlardan müspet, yapıcı, üretken olmalarını istedin. Ancak buna cesaret edemediler.”

Yapıcı ve/veya üretken olmak eğitim, birikim, bilgi ve deneyim gerektirir. Tüketen olmak için ise yalnızca “tüketim” motivasyonu yeterlidir. Unutmayalım insan bu dünyaya bir iz bıraktığında, güzel bir hatıra, güzel bir söz, güzel bir davranış, güzel-faydalı bir eser bıraktığında hayat gayesini tamamlamış olur. Bunun için de önce inanmak ve hayal etmek gerekir.

Son söz: Hayal kuruyorsanız büyük hayaller kurun. Nasıl olsa hayal kurmanın maliyeti yok.

Kalın sağlıcakla…