Çin Notları 1- Siyasi Yapı

Geçtiğimiz ay sonunda gittiğim Çin Seyahati ile ilgili notlarımı toparladım. Malum her an gidilebilen bir destinasyon değil, bu yüzden detaylıca anlatacağım. Ben de işim dolayısı ile orada bulundum, gözlemlerimi not ettim boş zamanlarımda. Hep batı yaşam tarzını ele alan bizler için bu doğu ülkesi gerçekten farklı, gizemli ve yer yer ürkütücü… Tüm notları hafta içerisinde peyderpey paylaşmaya çalışacağım. Öncelikli olarak Çin’i tanımak için şuan ki siyasi durumlarını ele almak gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden yazımın ilk bölümünü Dışişleri Bakanlığımızın “Çin’in Siyasi Yapısı” ile ilgili bilgi notuyla açıyorum:

1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) siyasi yapısı tek parti yönetimine dayanmaktadır. Çin Komünist Partisi (ÇKP) ülkenin tek siyasi hakimidir. Parti devletle bütünleşmiş olup, devlet politikası Parti vasıtasıyla uygulanmaktadır. ÇKP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda Devlet Başkanı’dır. 

Devlet yönetiminin en yetkili organı ÇKP Merkez Komitesi’ne bağlı olan Politbüro Daimi Komitesi’dir. Daimi Komite, Hükümetin de üzerinde bir kurum olup, ülkeyi ilgilendiren önemli konularda son söz sahibidir. Yedi üyeden oluşan Daimi Komite’nin başkanı Devlet Başkanı Xi Jinping’dir. Başbakan da üyeleri arasındadır. Tüm üyeleri devlet lideri olarak kabul edilmektedir. 

Hükümet işlerini Devlet Konseyi takip etmektedir. Devlet Konseyi 28 üyeden oluşmakta ve başında Başbakan Li Keqiang bulunmaktadır. Devlet Konseyi, idari mevzuata ilişkin yasama işlemlerini gerçekleştirmeye yetkilidir. Ekonomiyi ve diplomatik ilişkileri yönetir ve toplumsal konuları ele alır. Başbakan, Devlet Başkanı tarafından atanır ve görevinden alınır.

Çin’de meclisin görevi daha çok temsilidir. Ulusal Halk Kongresi (UHK) adı verilen meclisin üyeleri halk tarafından değil ÇKP tarafından belirlenmektedir. Üyelerin seçiminde geniş tabanlı temsiliyet gözetilmektedir. UHK yılda bir kez Mart ayında toplanmakta; Hükümet programını ve ihtiyaca göre hazırlanan yeni yasaları onaylamaktadır.

 

Demokrasi, Demokratikleşme, Demokratlık

Başlığını attığım kelimeler günümüzde sıkça telaffuz edilir oldu. Bana da bu konular hakkında “kendimce” birşeyler yazmak düştü. Gelin kısaca Türkiye’nin demokratik karnesini inceleyelim…

Türkiye’de “resmen” seçimli demokrasi ne zaman anılmaya başlamıştır diye bir soru soracak olsak bir çok kişi 1946 seçimlerini referans gösterir. Evet “sözde” demokrasi ile bu zamanda buluşmuştur bu halk. Niye “sözde” dedim bunu bir açalım…

Adını andığımız seçimin asıl yılı 1947dir ancak “küçük bir chp oyunuyla” seçimler 1946ya çekilir. Çünkü demokrat parti yeni kurulmuştur ve teşkilatlanıp yayılmasına izin verilmeden seçim yapılmalıdır ki yeniden iktidar olunabilsin. Öyle de olur… Bu arada işler riske edilmez… Ne olur ne olmaz diye seçimlerde de açık oy gizli tasnif sistemi uygulanır. Yani vatandaş alenen oyunu kurul önünde kullanır ancak oylar halktan gizli sayılır üstüne üstlük bu seçimlerde yargı denetimi de yoktur.
Sonrada bunun adına demokrasi denir. O demokrasi ki resmi gazetesi; Cumhuriyet, valisi; CHP il başkanı, hakimi; parti avukatı…
O demokrasi ki bir genel başkanı Hitler’in en yakın dostudur, bir başbakanı “Zigana dağının üstüne portakal ağacı dikilmez.” Diyerek bu topraklar üstünde demokrasinin zor bir o kadar da imkansız olduğunu vurgular. O adam ateist-faşist ekolün temsilcisi Recep Pekerden başkası değildir. Bu adamın hayatı iyi okunmalı. Psikolojik rahatsızlıkları olan; faşizan, lanet bir adamdır ve bu ülkede başbakanlık yapmıştır!

1950lerde bu ülkede “gerçek” bir seçim yapıldığında Adnan Menderes’in Demokrat Partisi yüksek oy oranıyla iktidar olur. Menderes döneminin özel olarak ele alınması gerektiğini düşündüğüm için hızlıca geçeceğim bu dönemi. Ancak şu kesinlikle unutulmamalıdır ki. Menderes bu topraklar üzerinde demokrasi adına en büyük bedeli ödemiş bir fanidir. Nitekim bu bedeli canlıya ödemiştir; demokrasi adına bir can yitirilmiştir belki ama onun karşılığında milyonlarca yürek demokrasi adına atmaya başlamıştır ve bu halk o haksızlığı hala unutmamıştır.

Malum demokrasi tarihimizin değinilmesi gereken en acı noktaları ise darbeler…
1960, 1980, 12 Mart 1971, 28 Şubat 1997, 27 Nisan 2007!!! Hepsi ülkenin demokrasinin gelişimini durdurmuş hatta ve hatta onyıllarca geri götürmüştür. Tabi darbelerin yanında parti kapatmalar, siyasi yasaklar, hapis cezaları… Her biri bize o kadar zarar vermiştir ki.

Tüm bunları acı da olsa hızlıca geçip günümüze gelirsek bir adam 1920lerden tam 93 yıl sonra iyi kötü bir reform paketi açıklıyor. Görmek isteseniz de istemeseniz de bu bir çeşit reform. Bu ülkenin gerçeklerini, ihtiyaçlarını kısmen de olsa görüp karşılayan bir paket. 2013 yılında hala kılık kıyafetle ilgili reformlar gerekiyor olması ve bunu hala tartışıyor olmamız da bir o kadar komik tabii. Görmek istemeyenlerde görmüyor hala… Görmeyen zihniyet niçin görmüyor çünkü bu düşünce tarzındaki insanlar takriri sükun, istiklal mahkemesi, darbe, zorbalık gibi unsurlarla zorla reformları sindirebilmiştir içine, demokratik reform anlayışları yoktur!

Faşizme karşı çıkan zihniyet faşizan uygulamaları, darbeleri, zorbalığı, istiklal mahkemelerini, tek tipçiliği, ırkçılığı, zümreciliği savunagelmiştir günümüze dek maalesef… Sen milliyetçi kardeşim Rusya boyunduruğu altında, Çin zulmü altında yaşayan Türk kardeşlerimizin Türkçe konuşmasını nasıl arzu ediyorsan bazı bölgelerimizde yaşayan Kürt kardeşlerimizin de analarıyla, bacılarıyla anlaşabilmeleri için Türkçe yanında kendi dillerini konuşabilmeleri zoruna gitmeyecek. Sen cumhuriyetçi kardeşim Atatürk’ün yaptığı harf devrimini göğsünü gere gere anlatıyorsan zaten hali hazırda 29 harfi alınmış latin harflerinin yanına geride kalan 3 latin harfinin ‘kullanım serbestisi’ de zoruna gitmeyecek ya da bu durumun karşısında duruyorsan 1 Kasım 1928 harf devriminin de karşısında duracaksın… Konu hakkında söylenecek çok söz, yapılacak çok tespit var ama yazıyı da çok uzatmamak lazım. Yazımıgeçtiğimiz günlerde bir vekil abimizden dinlediğim trajik bir o kadarda komik bir hikayeyle bitirmek istiyorum:

Köylü bir adam 1946 seçimlerinde sandığa gider ve açık oy olduğu için mecburen açık açık gönlünden geçen Demokrat Partiye kurul önünde oyunu basar. Eve döner, demokrat partiye oyunu verdiğini duyan hanımı evhamlanır. Aman bey, sen şimdi gittin demokrat partiye oyunu bastın hükümet bunu haber alınca bizi rahat bırakmaz; tarlamızı, hayvanımızı elimizden alır, git oyunu değiştir der. Adamcağız kurula gider ben büyük hata ettim yanlış oy attım değiştirmek istiyorum der. Gizli tasnif yapan kurul başkanının cevabı manidardır: “Bu seferlik biz değiştirdik, bir daha tekrarlama.” :))

Kalın sağlıcakla…

20131001-014158.jpg

Ülkeler ve Karakteristikleri -1-

Ülkeler ve halk karakteristiklerini irdeleyen bir dizi yazmaya karar verdim bu günlerde… En azından bizzat, yakînen tanıdığım insanlardan çıkarım yaparak “kendimce” tanıdığım milletleri sayfamda paylaşmaya çalışacağım ara ara… Bugün yazacağım kendi gözlemim değil; bir hocamın anlatımı; toplum karakteristiğini çok iyi anlattığı ve çok hoşuma gittiği için burada paylaşmak istedim.

Brezilya başkanlarından biri (Carlos Andrés Pérez olabilir net hatırlamıyorum) hararetli bir miting düzenler. Toplumun sıkıntılarından zorluklardan bahseder ve konu döner dolaşır “dansa” gelir. Dansı ve eğlenmeyi çok seven Brezilya halkı o sıralar iyice kendisini eğlenceye kaptırmıştır ve ülkenin iş gücü zayıflamıştır. Bu durumdan rahatsız olan devlet başkanı “No samba, trabajo si.” (Dans etmeyin çalışın!) der… Bunu üstüste tekrarlar… No samba, trabajo si no samba, trabajo si, no samba trabajo si… Bu sözcükleri melodik bulan Brezilya halkı no samba, trabajo si diyerek dans etmeye başlar… Karakteristiği eğlence kökenli olan bu toplumda böyle bir etki yapar bu sözcükler… O günden sonra da “Samba si, trabajo no” (Dans edin, çalışmayın) diye müzik yapılır bu durum o günlerin anısına… Brezilya toplumu da böylelikle ne kadar eğlenceye düşkün bir halk olduklarını tüm dünyaya ilan ederler. rio-karnavali_1329163675

Üniversiteler Onlarla Özgürleşecek(!)

Şimdi aşağıya attığım videoyu dikkatle izlemenizi istiyorum… Geçtiğimiz Kutlu Doğum Haftası münasebeti ile Anadolu Gençlik Derneği mensubu bir gurup insan kampüste gül dağıtıyor görüntülerde. Siyasi bir söylemleri yok, şiddet içerikleri yok sadece ama sadece “gül” dağıtıyorlar. Sonra bir gurup çıkıyor “üniversiteler bizimdir” diyor… Siz kimsiniz, bu üniversitelerin mülkiyetini kim size verdi gibi sorular takılıyor insanın aklına. İşte üniversitelerde bu tarz guruplar sebebiyle “biz” olmayı öğrenemediğimiz için böyle kargaşalara gebe üniversite kampüsleri.
Videodaki diğer bir trajikomik durum ise protestocu guruptan bir kişinin “üniversiteler bizimle özgürleşecek” diye slogan atmaya başlaması. Şimdi bu noktada iki mantık hatası var. İlki madem üniversiteler “sizin” o zaman niçin özgür değil de gelecek eki ile “özgürleşecek” diyorsun? İkincisi ise bu sloganı atarken yaptıkları eylem açık ve kasıtlı olarak “başkasının özgürlüğünü kısıtlamaktır.” 
Benim iki gurupla da bir bağım olmadığını bizzat beni tanıyanlar bilir ancak vuku bulan olayın trajikomikliğine dikkat çekmek istedim.
Son olarak:
Ne zaman ki “Üniversiteler Bizimdir” gibi bir söylem yerine “Üniversiteler Hepimizin” gibi bir söylem getirirsek o zaman bu gençlik “olmuş” demektir.

Necip Fazıldan bir alıntı:

Siz hiçbir sarrafın bağırdığını duydunuz mu?
Kıymetli malı olanlar bağırmaz.
Domatesçi biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz.
Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz.
İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir.

Mezun Olmak ve Geride Kalanlar

Görsel

Geçtiğimiz gün diplomam geçti elime. Çıktı dediler gittim aldım. Hani hep deriz ya 5 yılın karşılığı bir kağıt parçası diye; ele geçince hakikatten öyle oluyor. Pek anlamı olmayan bir şey. Zira o diploma sizi anlamlandırmıyor siz o kağıt parçasını anlamlandırıyorsunuz. Geçtiğimiz haftalarda başladığım işimde kimse bana diplomamı, diploma notumu sormadı. İletişim, çevre kontakları, referanslar, önceki projelerim, dil yeterliliğim gibi konular hakkında konuştuk. O zaman bir kere daha anladım “diplomanın” anlamsızlığını…

Diplomayı elime alınca içimden bir şey daha geçti. İncelediğimde üstünde mezuniyet notu gibi bir ibare yoktu; oysa benim beklediğim dev gibi diploma ortalaması yazmasıydı. Çünkü üniversitede, fakültede, bölümde bazıları bu “notu” öyle bir anlamlandırmıştı ki bizim de gözümüzde yücelmişti bu “ortalama”.

Sonuç olarak geride kalan; yaşananlar, dostluklar, paylaşılanlar, hüzünler, sevinçler…
Demek ki 2 puan yüksek alacağım, birinin önüne geçeceğim, BA değil AA alacağım gibi kaygılar, yarışlar anlamsızmış. Bunu şuan daha iyi görebiliyorum.

Bu tarz arkadaşlara da çok üzülüyorum şimdi şimdi. Geride ne bir dostluk ne bir kardeşlik ne bir arkadaşlık bıraktılar. Ellerinde kalan “üzerinde not ortalamaları bile yazmayan” bir “kağıt parçası”. Onu da çerçeveletip duvara asabilirler…

Eskişehirden herkese selamlar. Kalın sağlıcakla… 🙂