Modernite, insanlığın en büyük vaadi gibi sunuldu: Daha hızlı, daha kolay, daha rahat bir hayat… O vaadin içinde gizli bir bedel de vardı: Hafıza.
Modern insanın yeni odak noktası da tam olarak hızdır.
Hızlı yemek, hızlı ulaşım, hızlı iletişim, hızlı ilişkiler, hızlı tüketim…
Oysa hız arttıkça, idrak azalır.
İnsan gördüğünü anlamaz, yaşadığının farkına varmaz.
Bir tren camından izlenen bir manzara, hiçbir zaman yürüyerek görülen bir patikanın yerini tutmaz.
Hız tek başına insanı ileri götürmez. Hatta kendi içinden de uzaklaştırır.
İnsan en sonunda nereye gittiğini değil ne zaman kendinden çıktığını dahi hatırlayamaz hale gelir.
Modernite, insana şunu aşıladı:
“Ne kadar çok sahip olursan, o kadar değerlisin.”
fakat unuttuğumuz şey şu: Sahip oldukça çoğalmıyoruz, azalıyoruz.
Eşyalar artarken, anlam tükeniyor.
Evler büyürken, kalpler küçülüyor.
Dolaplar doldukça, ruh boşalıyor.
Çünkü insanın ruhu, eşya ile değil, anlam ile beslenir.
Nihayetinde tüketim çağı, insana ‘daha fazlasını isteme hastalığı’ndan başka hiçbir şey bırakmıyor.
Eskiden insanlar, hikâyelerle yaşardı.
Dedelerin anlattığı masallar, ninelerin öğütleri, mahalle hatıraları, eski defterler, askerlik anıları, sararmış fotoğraflar…
Şimdi her şey bir “story” kadar.
Yirmi dört saat sonra yok.
O kadar hızlı yaşanıyor, o kadar hızlı siliniyor ki, ‘anın’ kaybolduğunu bile fark etmiyoruz.
İnsanoğlu farkında olmadan, kendi hafızasını modernitenin hızına teslim ediyor. Bir gün geriye dönüp baktığında, kendi hayatının yalnızca kırpılmış görüntülerden, hızla geçilen cümlelerden ve aceleci anlardan oluştuğunu fark ederken en çok şu sorunun ağırlığını üzerinde hissedecek:
“Ben neyi gerçekten yaşadım, neyi sadece izledim?”
Hatırlayamayan bir insan geçmişine tutunamaz; geçmişine tutunamayan bir insan da kendinde varolamaz.
Geçmişini yeni bir okumayla var edemeyen kişi köksüz bir ağaç, temelsiz bir bina misali boşluklarda, belirsizliklerde savrulur durur…
Unutmayalım: Belki de Asıl Devrim, Hatırlamaktır…
Bu yüzden belki de bugün en büyük başkaldırı, daha hızlı koşmak değil sadece ‘biraz’ yavaşlamaktır.
En büyük cesaret, daha fazlasını istemek değil sahip olduğun değerleri koruyabilmektir.
Ve belki de en büyük devrim, yeni bir şey yapmak değil; bir köşede kalmışı, unutulmuşu, dışlanmışı, ötelenmişi hatırlamaktır.
Eski bir sokağı, bir dostun sesini, bir annenin duasını, bir ağacın gölgesini, bir kitabın kenarına düşülen notu…
Çünkü hafızasını koruyan insan “hala insandır”.
Modernite her şeyi silmek ister ama şüphesiz insan; hatırlayabildiği kadar insandır.
Her derdin bir devası vardır.
Bu çağın ilacı; daha fazla hız değil, daha fazla farkındalık, daha fazla tüketim değil, daha fazla üretim, daha fazla yapı değil, daha fazla hatıradır.
Çünkü hafızasını koruyan insan, kendi içinde bir ‘medeniyeti’ bir ‘hikayeyi’ yaşatmaya devam edecektir…

