15 Temmuz Destanı…

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.

O gece FETÖ yıllardır kurmuş olduğu ihanet çemberiyle ülkemizin istiklal ve istikbalini hedef aldı. Yıllardır tasarladıkları ve uygulamaya koydukları alçak planlarının son noktası 15 Temmuz Hain Darbe Girişimi oldu.
Düşmanın harp sahasında dahi yapmadığı alçaklığı bu asker görünümlü teröristler dünya tarihinde görülmemiş bir biçimde yapmış, milletimizin uçaklarıyla milletin meclisini bombalama cüretini göstermişlerdir. Gazi Meclisimize dahi kasteden bu alçaklar; milli iradeyi ebediyen susturmayı, istiklalimizi elimizden almayı hedeflemişlerdi.
Hainler; devletimize, huzur ve refahımıza kastedebileceklerini sandılar ancak vatanına, devletine ve bayrağına bağlı necip milletimizi hesaba katmamışlardı. O gece adeta ölümü öldürerek meydanları ve caddeleri dolduran; tanklara, toplara, tüfeklere ve hainlere meydan okuyan vatandaşlarımız, Gazilerimiz ve Şehitlerimiz bu alçak girişime güçlü bir şekilde dur demişlerdir.
Millî İradeyi ve demokrasiyi koruma uğruna tanklara, mermilere ve bombalara vücudunu siper eden 250 vatandaşımız Şehitlik mertebesine ulaşmış; 2712 vatandaşımız da gazi olmuştur. Bir milleti millet yapan ortak kader ve gelecek duygusuna tekabül eder şekilde kahramanlık örnekleriyle dolu 15 Temmuz gecesinde; hain terör örgütünü engellemek için arkamda kimse var mı diye bakmaksızın direniş gösteren, canı pahasına göğsünü silahlara, tanklara siper eden Şehitlerimiz, Gazilerimiz ve milletimizin tüm mensupları ülkemizin şanlı tarihinde yerlerini almıştır.
Milletimiz: 946 yıl önce Malazgirt’te, 718 yıl önce Söğüt’te, 564 yıl önce İstanbul’da, 102 yıl önce Çanakkale’de olduğu gibi, Anadolu topraklarını hayat alanı olmanın ötesinde istikbali olarak gördüğünü; canını vermeden bu toprakları kimselere yar etmeyeceğini bütün dünyaya haykırmıştır.
Bıyıkları henüz terlememiş gençlerden, 70 yaşındaki ihtiyarlara, işçisinden patronuna, köylüsünden şehirlisine kadar milletimizin tüm fertleri parti, meşrep, siyasi görüş farkı gözetmeksizin darbeciler karşısında yekvücut olduk. O gece kimisi bir namlunun ucunda gençliğini, kimisi arkasında gözü yaşlı ama mağrur bir eşi, kimisi vakur bir babayı ve çocuğunu bıraktı. Acılar yaşadık, kaybettiklerimiz oldu ancak milletçe irademize sahip çıktık, geleceğimize el sürdürmedik.
Darbeci hainlere karşı bir milletin topyekûn direnişini ifade eden “15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik” gününde canları pahasına vatanı müdafaa eden aziz Şehitlerimizi rahmetle, Gazilerimizi minnetle yâd ediyorum.
Allah ülkemize ve milletimize böyle karanlık bir geceyi tekrar yaşatmasın.

Referanduma Dair: Madde Madde Açıklamaları

Bir tek adamlık, diktatörlük furyası almış yürüyor; kimse olayı net anlatmadığı için de ortalık manüpilasyon yapan, gerçeği saptıran şovmenlere kalıyor.

Bu yazımda akıllara en çok takılan soruları cevaplamaya; maddeler üstünden açıklama yapmaya çalışacağım…

Değişikliğin ilk maddesi Anayasamızın 9. Maddesindeki yargı tanımında “bağımsız” ifadesinin yanına bir de “tarafsız” ibaresini getiriyor. Bunda herkes hemfikir diye zannediyorum.

2. maddesinde 550 milletvekili sayısı 600’e çıkıyor. Dinamik bir nüfus artışı göz önüne alındığında temsil oranını dengeleyebilmek için atılması gereken bir adım. Şu an TBMM’de 100 bin oy alarak seçilen milletvekilimiz de var 23 bin oy alarak seçilen milletvekilimiz de var. Bugün Avrupa Birliği ülkelerinde ortalama 54 bin kişiye bir milletvekili düşerken, Türkiye’de bir milletvekili 143 bin kişiyi temsil ediyor. 80 milyon nüfuslu Almanya’da 667, 66 milyon nüfuslu Fransa’da 925, 65 milyon nüfuslu İngiltere’de 1.449(Avam-Lordlar), 61 milyon nüfuslu İtalya’da 952, 46 milyon nüfuslu İspanya’da ise 616 milletvekili bulunuyor. Rakamlar ve gerçekler ortada… Milletvekili sayısının 600’e çıkmasının ardından yapılacak olan Seçim Kanunu değişikliği ile orantılı temsilin tam olarak yakalanması hedeflenmektedir. Bunun ülkeye maliyet getirdiğini dillendirmek ise komediden öteye geçemez. Üstüne üstlük 1.200.000 TL’lik telefon faturasını milletin sırtına yükleyen bir milletvekilinin parti liderinin bunu dillendirmesi ise trajikomiktir.

3. madde seçilme yaşının 18’e indirilmesini öngörmektedir. Seçme yeterliliği olduğunu düşündüğümüz gençlerimize seçilmeye geldiğinde niye dur diyoruz? Emin olun seçmekte seçilmek kadar önemli bir yetkinlik ve idrak ister. Bunu sağlayan; 18-24 yaş arasında seçilmeyi bekleyen vatandaşlarımıza hakları teslim edilmeli. Yaklaşık 7 milyon olan 60-69 yaş arası nüfusun TBMM’de aynı yaş grubunda, onları temsil eden, 76 milletvekili varken; 18-24 yaş arası yaklaşık 7 milyon kişinin TBMM’de onların sorunlarını dillendirecek, ihtiyaç duydukları gerekli yasal eksiklikleri giderecek, sesleri olacak bir temsilcileri maalesef bulunmamaktadır. Bu ülkenin gençliğine güvenmeyenlerin Türkiye’nin geleceği hakkında tek kelime dahi söz söylemeye hakları yoktur diye düşünüyorum.
fullsizerender-1

4. madde Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Seçimlerinin 5 yılda bir aynı günde yapılmasını düzenlemektedir. Burada kafa karışıklığı yaratan bir hususa açıklık getirelim. Aynı gün yapılması demek bu iki seçim için aynı sandığa oy atılması demek değildir. Ayrı sandıklarda seçim yapılacaktır. Bu seçimi illerimizdeki Büyükşehir Belediye Başkanı ve Meclis Üyesi seçimlerine benzetebiliriz. Vatandaşlarımız iki ayrı sandığa farklı görüşünü yansıtabilir. Bu da demokrasinin güzel bir tezahürüdür.

Örneğin bugün Eskişehir Büyükşehir Belediyesi CHP’li başkan tarafından yönetiliyorken Belediye Meclisinde AK Parti çoğunluğu söz konusudur. Yeni sistemde net tabirle “oyun kurucu” vesayet odakları değil “HALK” olacaktır. Vatandaşlarımız isterse TBMM çoğunluğunu Cumhurbaşkanı adayının yakın/üyesi olduğu partiye vererek uyumlu bir çalışma ortamı kurabilir veya tam tersi Cumhurbaşkanı adayına güvenir, oy verir ama onu daha sıkı denetleyecek bir mekanizma olması açısından TBMM çoğunluğunu oy verdiği Cumhurbaşkanı adayının tam zıttı bir partiden oluşturabilir. Bu minvalde karar milletimizin elinde olacak, sistemin işleyişini halk kuracaktır.
secim-sandigi_zpsc06c0d241

5. madde TBMM’nin yetkilerini düzenlemektedir. Geniş çaplı bir değişiklik olmadığı ve tartışma içermediği için üzerinde durmuyorum.

6. Maddede TBMM’nin hükumet üzerindeki denetim yetkisi düzenlenmektedir. Denetim yok ifadesi yanlıştır. Asıl bugün yürürlükte olan parlamenter sistemde denetim mekanizması sağlıklı işlemez. Hükumetler, meclis çoğunluğuna ait partinin içinden çıktığı için parti bağı devreye girerek sağlıklı bir denetime izin vermez. 1960’tan Günümüze kadar 262 adet GENSORU’dan sadece 2 tanesi karara bağlanabilmiştir.

Yine sözlü soru kaldırılıyor bunun yerine yazılı soru yürürlüğe giriyor. Çünkü sözlü soru yeni sistemin mantığına ters. Mevcut sistemde sözlü sorulara hükumet üyeleri TBMM kürsüsünden cevap vermektedir; yeni sistemde ise bakanlar TBMM üyesi olamayacağı için kürsüye çıkıp sorulara da cevap veremeyeceklerdir. Mevcut sistem de sağlıklı işlemiyor zaten. Bir milletvekili sözlü soru soruyor ama ilgili bakan isterse bunu cevaplamıyor ve herhangi yaptırımı da yok. Oysa yeni sistemde yazılı sorulara 15 gün içerisinde cevap verme zorunluluğu getiriliyor.
f-222084691_aaaa

7. madde Cumhurbaşkanı seçilme yeterliliklerini ve seçim usullerini düzenliyor. Bu maddeye göre Cumhurbaşkanı yüzde 50 ve üzeri oyla seçilerek yürütmenin başı olacaktır. İlk turda bu oyu alan aday olmaması halinde 1. Turda en çok oy alan 2 Cumhurbaşkanı adayı arasında 2 hafta sonra pazar günü seçime gidilecektir. Burada altını çizmemiz gereken husus ise Cumhurbaşkanı seçiminin 2. Tura kalması halinde TBMM seçimleri yenilenmeyecektir. Milletvekilleri görevlerine başlayacaklardır.

8. Madde Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini düzenlemektedir. Buna göre bugün de olduğu gibi: Bakanları, üst düzey yöneticileri atar; TBMM’nin yaptığı kanunları yayımlar; devlet organlarının uyumlu çalışmasını temin eder; MGK politikalarını belirler; TSK Başkomutanlığını temsil eder, vb. Bu noktalarda hiçbir değişiklik yok.

Üzerinde tartışma yürütülen kısım ise Cumhurbaşkanlığı kararnameleri. Muhalefet bunu da çarpıtarak halkı kandırma çabası içerisine giriyor. Bugün Bakanlar Kurulu Kararnamesi dediğimiz uygulama; yeni sistemde Başbakanlık olmayacağı için Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi adını alıyor. Devletin işleyişini düzenlemek, yasal boşlukları gidermek için farklı alanlarda Bakanlar Kurulu Kararnamesi yayımlanabiliyor. Yeni sistemde de bu işleyiş devam edecek. Cumhurbaşkanı; temel haklar, kişi hak ve ödevleri, siyasi haklar ve ödevler ve Anayasamızda kanunla düzenlenmesi öngörülen alanlarda kararname çıkaramayacak. Vatandaşlarımızın ihtiyaç duyduğu, yasal boşluk oluşturan alanlarda zaman kazanarak kararname ile düzenleme yapabilecek.

Cumhurbaşkanlığı kararnameleri kanun hükmünde değil kanun altında olacaktır. Yani bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile TBMM’nin yapmış olduğu kanun çakıştığı durumda kanun geçerli olacaktır veya Cumhurbaşkanının kararname çıkardığı bir konuyla ilgili TBMM yasa yaparsa ilgili kararname anında yürürlükten kalkacaktır. Yalnızca olağanüstü hal dönemlerinde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Kanun Hükmünde olacak ancak bu kararnameler de TBMM onayından geçecektir (aşağıda açıklayacağım).

Bu noktada Cumhurbaşkanının kendi ekibiyle çalışması son derece önemlidir. Bugüne kadar koalisyon belasının yaşandığı dönemlerde iktidarlar hep milletimize ağladılar. Çünkü başbakan A derken başka partiden olan Dışişleri Bakanı Z dedi. Bu durumun doğal olarak ülkeye getirdiği istikrarsızlıklar ekonomik krizlerle sonuçlandı. Artık olumsuz bir durumda halk kime hesap soracağını bilecek ve kararını ona göre verecektir.

9. Madde günümüzde cezai sorumluluğu olmayan Cumhurbaşkanına fiil ve eylemlerinden dolayı sorumluluk yüklemektedir. Bugün Cumhurbaşkanı’nın vatana ihanet hariç (onun da tanımlaması yok) hiçbir cezai sorumluluğu bulunmazken yeni sistemde TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği önerge ile herhangi konuda hakkında soruşturma açılması istenebilecek, üye tamsayısının beşte üçünün gizli oyuyla soruşturma açılabilecektir. Hakkında soruşturma açılmasına karar verilen Cumhurbaşkanı seçimleri yenileme yetkisini de kullanamayacaktır.

10. Madde Cumhurbaşkanı Yardımcıları ve Bakanların atanmasına, görevlerine ilişkin düzenlemeler getirmektedir. Bu maddeye göre yine yasama organı olan TBMM üye tamsayısının salt çoğunluğunun vereceği kararla Bakanlar ve Cumhurbaşkanı Yardımcıları hakkında soruşturma açılabilecektir. Bu noktada Cumhurbaşkanı Yardımcılarının görev, yetki ve sorumlulukları ile ilgili manipülasyon yapılmaktadır. Cumhurbaşkanlığı makamının herhangi nedenle boşalması halinde (vefat, istifa) Cumhurbaşkanı Yardımcısı seçim yenilenene kadar Cumhurbaşkanlığı makamına vekâlet edecektir ve 45 gün içerisinde Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacaktır.

ABD’deki gibi bizde de Cumhurbaşkanı Yardımcısı, Cumhurbaşkanıyla beraber seçilsin ve makamın boşalması halinde görev süresini yardımcı tamamlasın diyenler oluyor. Amaç, bu sistemle çift başlılığı ortadan kaldırmak. Bu sebeple Cumhurbaşkanı ile eşdeğerde ve o makamın ortağı gibi bir algı ile hareket eden yardımcı bu sistem içerisinde fayda değil zarar getirir. Makamın boşalması halinde daha önce belirttiğim gibi 45 gün içerisinde seçime gidilecek. TBMM seçimlerine 1 yıldan az süre kaldıysa seçimler birlikte yenilenecek 1 yıldan daha fazla süre varsa yeni Cumhurbaşkanı bu ara dönem için seçilecek.
kulliye

11. madde yine çokça tartışılan seçimlerin yenilenmesi, bazılarının yalanıyla “meclisin feshi” konusunu içeriyor. Yeni sistemde Cumhurbaşkanının da TBMM’nin de seçimleri yenileme yetkisi olacak. Yani bu dillendirildiği gibi sadece Cumhurbaşkanının yetkisinde değil. Asıl mevcut sistemde bahsettikleri husus var. Bugün Cumhurbaşkanı TBMM seçimlerini tek taraflı olarak yenileme kararı alabilir. Yeni sistemde ise TBMM’ye de bu yetki veriliyor ancak bu işin şöyle bir fren mekanizması var. Seçimleri yenileme yetkisini kim kullanırsa kullansın kendisi de seçime gidecek. Yani TBMM de Cumhurbaşkanı da seçimleri yenileme kararı alsa hem meclis hem Cumhurbaşkanı seçimleri yenilenecektir. Üstüne üstlük Cumhurbaşkanının 2 dönem kısıtlaması olduğu için, örneğin seçimleri yenileme yetkisini seçimden 2 yıl sonra kullanırsa, kendi görev süresini 3 yıl kısaltmış olacak ve bir dönemi çöpe gidecektir. Oysa milletvekilleri için bir dönem kısıtlaması bulunmamaktadır.

Üstelik ortada ciddi bir neden yokken seçimleri yenileme yetkisini kullanan taraf gideceği sandıkta siyasi bir bedel ödeyecek, halka hesap verecek ve belki de tekrar seçilememe riski ile karşı karşıya kalacaktır. Hal böyleyken bu yetki niçin veriliyor diyenleriniz olabilir. Bu, son çare olarak, tıkanıklıkları ve kilitlenmeleri önlemek için konulan bir güvenlik sibobudur.

Hatırlayın ABD’de geçtiğimiz yıllarda başkan ile parlamento arasında bir bütçe krizi oluştu ve hükumet bir esnaf gibi kepenk kapattı (goverment shutdown); devlet daireleri çalışamadı. Ya da ülkemizden bir örnekle 7 Haziran seçimlerini düşünelim. Uzunca bir süre hükumet kurulamadı ve istikrar sağlanamadı. Bu gibi özel ve kritik durumlarda iki taraftan birisi seçimleri yenileme yetkisini kullanabilecek, öngörülemeyen krizlerin önüne geçilecektir.

12. madde olağanüstü hal yönetimini düzenlemektedir. 15 Temmuz gibi büyük bir badireden sonra dahi ülke olarak ancak 5 günde OHAL kararı alabildik. 12. maddede bu durum işlevsel bir şekilde düzenlenmekte ve net olarak sınırları çizilmektedir. Yani belirtildiği gibi kafasına esen Cumhurbaşkanı “hadi bugün bir OHAL ilan edeyim” diyemeyecek. Maddeyi net şekilde okuyanlar bunu iyi bir şekilde idrak edebilirler. Üstelik Cumhurbaşkanının ilan ettiği OHAL, TBMM’nin yani yasama organının onayından geçecektir. TBMM OHAL’i uzatabilir, kısaltabilir veya tamamen yürürlükten kaldırabilir. Sıkıyönetim gibi antidemokratik bir uygulama da bu madde ile tamamen ortadan kaldırılıyor.

13. madde askeri mahkemeleri kaldırmakta ve yargı ayağında tam anlamıyla birlik sağlamaktadır. Bu madde ile “imtiyazlı yargılama” ortadan kalkacaktır. Askeri mahkemelerin yıllarca nasıl işlediğine şahit olduk. Asker geldi sizin kafanızı gözünüzü kırdı diyelim; gider askeri mahkemede yargılanır, askeri doktorlardan görev nedeniyle psikolojisi bozuk raporu alır sonra da beraat ederdi.

Artık devletin memuru, vatandaşlarımız nasıl sivil mahkemelerde yargılanıyorsa asker de aynı mahkemelerde yargılanacaktır.

14. madde HSYK ile düzenlemeleri içermektedir. Kurumun adı Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) oluyor. HSK’nın üye sayısı 22’den 13’e düşüyor. HSK’nın 4 üyesini mevcutta olduğu gibi Cumhurbaşkanı seçecek. Çoğunluğunu oluşturan 7 üye ise ilk kez TBMM tarafından seçilecek. Bu düzenlemelerle yargı kurumu üyeleri arasında rekabet ve gruplaşma son bulacak, TBMM’nin üye çoğunluğunu seçmesiyle demokratik meşruiyet sağlanacaktır.
dfg

15. madde bütçe ve kesin hesap kanunlarını düzenlemektedir. Yürütmenin başı Cumhurbaşkanı olacağı için doğal olarak bugün bakanlar kurulunun teklif ettiği bütçeyi yeni sistemde Cumhurbaşkanı teklif edecektir. TBMM, Cumhurbaşkanının sunduğu bütçeyi kabul etmeyebilir: Bu durumda bir önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranıyla kullanıma sunulur. Yani kısacası bütçeyi onaylama mercii TBMM olmaya devam edecektir.

16, 17 ve 18. Maddeler de yukarıda açıklamasını yapmış olduğum maddelerin ilgili anayasal metinlerde içerik olarak düzeltmelerini içermektedir. Görüldüğü gibi daha demokratik, denetim mekanizmaları karşılıklı olarak güçlendirilmiş bir rejim değil sistem değişikliğine doğru adım adım yaklaşıyoruz. Şunu belirtmekte de fayda var sistem kabul edildikten sonra siyasi partiler kanununu ve seçim kanunu yeni sisteme göre revize edilmeli bu şekilde uyumlu bir işleyiş benimsenmelidir.

İstikrarsızlığın olmadığı, çirkin koalisyon pazarlıklarının yaşanmadığı, çift başlılığın tam anlamıyla ortadan kalktığı bir sistem önümüze sunuluyor. Eksikleri veya tamamlanması gereken kısımları olabilir ancak muhalefet bunları düzeltmek yerine her zamanki gibi “istemezük” anlayışıyla olaya yaklaştı ve başka bir sistem de öneremedi.

Mevcut sistem bu ülkeyi yavaşlatmaya, ağırlaştırmaya yönelik; darbelere ve vesayete açık bir sistem. Bu ülkede 114 turda Cumhurbaşkanı seçilemedi. Ertesi gün 115. Turu yapmak üzere meclis kapandığında 12 Eylül 1980 darbesini yaşadık. İnsanımız acı çekti bu istikrarsız yönetimler yüzünden. Bir anayasa kitapçığının fırlatılmasından dolayı bir günde binlerce, yüzbinlerce insan işsiz kaldı; iflas etti. Bir gecede ekonomi allak bullak oldu, faiz yüzde 7500’lere fırladı.

Ülkemiz bu eski motorla daha fazla idare edilemez hale geldi.

Bu sebeple Güçlü bir Türkiye için 16 Nisan’da EVET diyeceğim. Lütfen sizler de objektif olun, okuyun-araştırın ve kararınızı verin.

Kararı ne olursa olsun; herkesin güzel ülkemiz için iyi niyetlerle hareket edeceğine yürekten inanıyorum…

Kalın sağlıcakla…

Siyasi İstismarcılara Tekrar Tekrar Gerçekleri Anlatıyoruz!

Bugün chp grup toplantısında genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu, hükümetin 15 Temmuz şehitlerinin kardeş veya erkek çocuklarına askerlik muafiyeti tanıyan kanun hükmünde kararnamesi için şu ifadeleri kullandı (noktasına dokunmuyorum): “Sevgili anneler, Türkiye’nin çok sorunu olduğunu söyledim. Siyaset kurumunun bu sorunlara çözüm üretmesi gerekir ama iktidardaki parti yani AKP’nin sorun çözme kapasitesi ve yeteneği yoktur, bunu kaybetmiştir. Bakın bugün kanun hükmünde bir kararname yayınlandı. Şehitler arasında ayrım yapmışlardı, şimdi bu ayrımı derinleştiriyorlar. 15 Temmuz şehitlerinin kardeşleri ve çocukları arzu ederlerse askerlik yapmayacaklar ama PKK’ya karşı, teröre karşı mücadele eden şehitlerin çocukları veya kardeşleri askerlik yapacak. Bu düzenlemeyi yapan -açık ve net söylüyorum, Binali Yıldırım da duysun, bakanlar da duysun, sarayda oturan zat da duysun- şehitler arasında ayrımcılık yapan insanlar haindirler. Şehitler arasında ayrım yapılır mı Allah aşkına?” 

Asıl bu ülkede hainlik yapanlar, bölücülük yapanlar; olmayan birşeyi varmış gibi gösterenler, pkk’nın kucağına oturup kolkola miting yapanlardır! 

El insaf kardeşim hiç mi danışmanın yok? Hadi bilgisiz, beceriksiz bir danışmanın var diyelim, Google’ı açıp bakamıyor mu vatani görevini yaparken terörle mücadelede şehit olan kişinin kardeş ve yakınlarına ne gibi haklar tanınıyor?!

Bakınız Milli Savunma Bakanlığımızın sitesinde vatani görevini yaparken şehit olanlarla ilgili ne yazıyor (yine noktasına dokunmuyorum): “Askerlik hizmetini yerine getirmekte iken 12/4/1991 tarihli ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu kapsamında hayatını kaybeden yükümlülerin kendilerinden olma erkek çocukları ile aynı anne ve babadan olan kardeşlerinin tamamı, istekli olmadıkça silah altına alınmaz ve silah altındakiler istekleri halinde terhis edilir.” Yine muvazzaf şehitlerimizin çocuklarına da askerlikte istediği ili seçme hakkı tanınıyor.

Kaldı ki herşeyi, tüm açıklamaları bir kenara bırakalım: 15 Temmuz şehitleri tarihimizde ayrı bir noktaya konumlanmıştır. Çünkü onlar silah altında değildi. Sokağa çıkmak, mermilerin, tankların önüne atlamak gibi bir mecburiyetleri yoktu. Ama onlar bankamatiklerin önünde para çekme kuyruklarında evlerini erzakla doldurma telaşına girmek yerine ülkesi, milleti, bayrağı, istiklal ve istikbali için; bizim için canını ortaya koymayı seçti, tıpkı milyonların yaptığı gibi…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun sorunu kim askere gitmiş kim gitmemiş değildir. Onun sorunu 15 Temmuz günü ülkesi ve milleti için sokağa dökülen milyonlardır, şehitlerdir. 

Kimbilir bu kinin sebebi o yüce şehitlerin; dış güçlerin ve “onların içerideki maşalarının” kirli, hain planlarını bozguna uğrattığı içindir.

Kim ne derse desin, 15 Temmuz şehitlerinin isimleri bu ülkenin tarihine altın harflerle yazılmıştır. Varsın bir genel başkan bunu telaffuz etmesin. 

Allah tüm şehitlerimize rahmet eylesin. 

Kalın sağlıcakla…

Büyüyen Türkiye Karşısında Kirli İttifaklar-1 (Gezi Olaylarının Ekonomimize Etkisi)

Zamanda kısa bir yolculuğa çıkalım…

AK Parti öncesi, 2002 yılında borçlanma faizi %63 idi. Düşünebiliyor musunuz? 100 TL için 63 TL faiz ödüyorduk. AK Parti iktidarı ve olumlu ekonomi politikası ile bu rakam 2013 Mayıs ortasında %4,5’e indi. Bu hesaba göre AK Parti iktidarında Türkiye 13 yılda 642 milyar lira faiz lobisine para vermemiştir.

Ekonomik yönden gelişen, büyüyen ve bağımsız bir hale gelen ülkemiz bir çok yapıyı korkuttu. Ekonomik yönden güçlü Türkiye’nin bölgede daha önemli bir konuma gelebileceğinin öngörüsü dahi ‘bazılarını’ harekete geçirdi.

2013 Mayıs ayında tarihinin en kazançlı dönemlerinden birini geçiren borsamız, 22 Mayıs’ta 93 bin 179 puana kadar çıkarak tarihi zirve yakalamıştı.

Olayların patlak vermesiyle birlikte 2013 yılının en düşük seviyelerine inen borsada kayıplar yüzde 20’yi buldu. Borsa 13 günde 67 milyar TL eridi. 
1.70-1.80 bandında izleyen Dolar ise 1.92 ile 2013 yılının zirvelerini gördü. 

Olayların başladığı Mayıs 2013’te %4,52 ile cumhuriyet tarihinin en dip seviyesini gören politika faizleri Gezi Olayları sonrasında %8,5’e tırmandı. Gezi’den 7 ay sonra hükümeti devirmek için yapılan 17/25 Aralık girişimlerinin ardından Merkez Bankası’nın %11’e yükselttiği faizlerin Türkiye’ye maliyeti büyük oldu. 

Terör, Gezi Olayları ve 17-25 Aralık Darbe Girişimi’nin üç yıl içerisinde her bir kişiye maliyeti ortalama 1.560 doların üzerindedir.

Gezi olayları öncesinde yüzde 6,13’e kadar gerileyen yıllık enflasyon, sonraki 3 ayda yüzde 8,88’e kadar yükselirken, işsizlik oranı da artış trendine giren önemli göstergelerden biri oldu.


Olaylar öncesinde yüzde 9 seviyelerinde yatay bir seyir izleyen mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı bir senede yüzde 10 sınırına, ardından yüzde 10,6’ya kadar çıktı.

3. Havaalanı, Kanal İstanbul gibi dev projelerin durdurulması için hükümete baskı yapıldı. Bugün daha net bir şekilde gördüğümüz kadarıyla FETÖ, PKK ve maşalık ettikleri güçler tam bağımsız ve güçlü Türkiye’den korktular. Ülkeyi kaos ortamına sürüklemek için ellerinden geleni yaptılar.

Son yıllarda dev ekonomilerin dahi karşı karşıya kalması halinde yerle bir olacağı sınavları en az kayıpla atlattık. Bir ülke düşünün ki darbe girişimi yaşanıyor ve ekonomi kısa süre içerisinde yükseliş trendine giriyor; üretim devam ediyor; yeni dış kaynak ve yatırımlar oraya kaydırılıyor… 

Bu olumlu durumdaki en büyük pay sahibi darbenin, tankın, cuntanın ve silahların karşısında dim dik duran halkımızdır. 

Bu şanlı millet belki faizi, doları, euroyu umursamaz ama konu istiklal ve istikbaline; namus ve şerefine geldi mi gerekeni yapmasını bilir.

Bu necip milletin bağımsızlık aşkı ve dik duruşu devam ettiği sürece bizi top sindiremez evvelAllah…

Bu vesile ile Şehitlerimizi rahmetle, Gazilerimizi hürmetle anıyorum…

Bu başlığım altında Gezi olaylarından 15 Temmuz’a değin yaşanan süreci farklı açılardan vakit buldukça değerlendirmeye çalışacağım. Bu yazı kısa bir giriş olsun…

Zafer İnananlarındır 

Ülkemiz bugün güzel bir sınavdan daha geçti. Sadece Yenikapı meydanında 5 milyon insan Demokrasi ve Şehitleri için meydanlara akın etti. 
81 ilimizde milyonlar istiklali ve istikbali için siyasi görüş, mezhep, din, ırk ayırmadan birlik oldu. Cumhurbaşkanımızın yıllardır söylediği gibi bir olduk, iri olduk, diri olduk; hep birlikte Türkiye olduk. 
Bugün bu milletin bir ferdi olduğum için tekrar gurur duydum. Teslimiyetçi değil, mücadeleci milletimiz bir kez daha iradesini ortaya koymuştur. 
Ancak Avrupa medyasını incelediğimde her zaman olduğu gibi bugün de güzel ülkemizle ilgili olumlu gelişmeye objektif bir şekilde yer vermediler. Dünya TT listesinde 1. olan #TurkeyUnited hashtag’i apar topar listeden kaldırıldı. 
Ülkemiz üzerine oynanan oyun 2011 yılından günümüze büyük. Emperyal çıkarlar çatıştıkları her gücü ortadan kaldırmaya programlı bir makine gibi hareket ediyor ancak bu defa sert duvara tosladılar. Kendilerine yüzyıllarca hükmeden Fatih’in, Kanuni’nin, Yavuz’un torunlarını karşılarında buldular. 
Beyler siz ne yaparsanız yapın; 2023 hedeflerimizden, tam bağımsız Türkiye idealimizden, demokrasimizden, bayrağımızdan ve bir karış toprağımızdan vazgeçmeyecek, bu ülkeyi size yedirmeyeceğiz. 
Dostlar asıl mücadele şimdi başlıyor. Ülkelerinin nüfusu 2 milyonu bulmayan Avrupa Ülkelerinin liderleri, bugün sadece İstanbul’da 5 milyon insanı, 5 milyon kahramanı meydana toplayan Recep Tayyip Erdoğan’a demokrasi dersi vermeye kalkıyor. Siz o kirli demokrasinizi kendinize saklayın. Sizlerin köhneleşmiş sömürgeci demokrasi anlayışınıza ihtiyacımız yok. Unutmayın, Türkiye’nin hiç bir konuda size ihtiyacı yok ama siz Türkiye’ye mahkum ülkelersiniz. 
Vize serbestisi ön koşuluyla imzaladığımız geri kabul anlaşması kısa süre içerisinde sonlandırılmalıdır. Diktatör rejim diye nitelendirdikleri Türkiye’de kalan sığınmacılar ülkelerinin kapılarına dayandıklarında Avrupalı dostlarımızın onları büyük bir misafirperverlikle (!) karşılayacağından eminiz.
Uzun lafın kısası bugün yakalanan atmosfer devam ettiği sürece bizi hiç bir güç sindiremez. Biz bize yeteriz.
Tüm takvimler yazsın: 07.08.2016

Zafer inananlarındır…

   
   

Türkiye’de STK’lar, Milli Bilinç ve Başarıya Ulaşan Yol…

Sivil Toplum Kuruluşları günümüz dünyasının en önemli öğelerinden biri olmuştur. Hem olumlu hem de olumsuz açıdan baktığımızda günümüzde büyük orandaki STK’lar toplumu ve kitleleri etkilemek için aracı kuruluş olarak görev yapmaktadır.

Yurtdışı kaynaklı kurum kuruluş ve kişiler tarafından fonlanan bu STK’lar milli değerlerden uzak, ülke çıkarlarının tam karşısında kendilerini konumlandırmaktadırlar. Birkaç örnek verecek olursak:

Ulusal çıkarları adına yapacaklarının sınırı olmayan ABD; yurtdışında kurduğu veya fonladığı STK’lar aracılığıyla diğer ülkeleri dizayn etmeye çalışmaktadır. Aynı durum Rusya için de geçerlidir. Greenpeace var mesela… Sizce neden yeşil barış veya yeşil huzuru değil de Greenpeace? Geçtiğimiz ay İstanbul’da gezerken insanların önünü kesen gençleri gördüm. Üstlerinde yeşil tişörtleri, Greenpeace üyeliği alıyorlar. Gençler kime, neye, nereye hizmet ettiğinden bihaber. Sorsanız birçoğu kendisini “ulusalcı” olarak niteler.

Dünya üzerinde nükleer enerjiyi ve santralleri en yoğun şekilde kullanan ABD, söz konusu “diğer ülkeler” olunca fonladığı STK’ları harekete geçirerek nükleere hayır propagandası yaptırıyor. Bu tablo son yıllarda ülkemizde de görülmekte. Sınırımızın 15 km ötesinde yıllardır virane şekilde çalışan Metsamor nükleer santrali patlasa çıkan sızıntının ülkemizin her noktasına yayılabileceğini çok iyi bilenler, Ermenistan’ı eleştirmek yerine son teknoloji ve güvenlik önlemleri dikkate alınarak yapılacak Akkuyu ve Sinop nükleer santrallerine karşı çıkıyor, seslerini yükseltiyor.

Yine 3. Havalimanı, 3. Köprü protestoları… Örnek olarak gösterdikleri Avrupa Ülkeleri, ABD, Rusya ulusal çıkarları doğrultusunda bir proje gerçekleşeceği zaman yekvücut oluyor. Bu tarz büyük projelerin istimlak, satın alma, ihale ve raporlama işlemleri 1-2 ay içerisinde sonuçlanıyor. Oysa bazı dış güçler Türkiye’de büyük hayallerinizin, büyük projelerinizin olmasına pek de müsaade etmiyorlar. Odalar, dış fonlu STK’lar, akademik çevreler… Kısacası bir proje ortaya çıkana, hayata geçene kadar deveye “hendek” atlatıyorsunuz, tabi atlatmadan önce “hendekleri de kapatmanız” gerekiyor…

Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. WHO, UNİCEF, UNESCO… Madem bu kuruluşlar bu kadar insan ve çevreyi önemseyen çalışmalar yapmaya meraklı; neden Suriyeli mülteciler hakkında kalem oynatmıyorlar? Angelina Jolie’yi bölgeye yollayıp, yalandan 2 poz verdirmekle çözülmüyor bu işler.

Bu tarz dış fonlu kuruluşları ters “v”▲ harfine benzetiyorum. Dikkat ederseniz masonik topluluklar da bu sembolü sık kullanır. Burada diğer tüm kurum, kuruluş, topluluk ve görüşlerin üzerine basarak yükselme ve “davalarını” ne pahasına olursa olsun zirveye çıkarma hırsı vardır. Peki kişi ve davası zirveye ulaştığında ne olacaktır? Tepede onu koca bir yalnızlık ve son beklemektedir. Tepeden yukarı tırmanabileceği bir nokta, ulaşabileceği bir gaye kalmamıştır. Davayı yukarıda bırakır ve aşağı doğru sürüklenmeye başlar.

Bir diğer yandan; mülteciler ve insan hakları alanında önemli çalışmalar yapan, Türkiye kaynaklı bazı STK’lar geliyor aklıma… Canları pahasına olsa dahi bir insanın daha hayatını kurtarabilmek, topluma kazandırabilmek için gecesini gündüzüne katan kurumlar geliyor aklıma. İşte o zaman mensubu olduğum topraklarla gurur duyuyorum. Bu STK’ları da “v” ▼ harfine benzetiyorum. Küçük bir iyilikle başlayan bu hikâye iki yana açılmış kol gibi semaya uzanıyor ve sonsuz bir hal alıyor. Dağın tepesinin yani ters “v”nin bir sonu vardır. Ancak bir “v” sonsuzluğa açılır. İyilikler büyür, büyüdükçe güzelleşir, güzelleştikçe insanlığa hizmet eder. Bu bağlamda ülkemizde önemli çalışmalara imza atan STK’ları ve onları bugünkü haline getiren yüce gönülleri tebrik etmek istiyorum.

Başarılı çalışmalarının artarak sürmesi dileğiyle…

Çünkü Dünya’nın buna ihtiyacı var…

stk1

Yine hızlı tren yine sinirimi bozan insanlar…

Uçağa binerken hepsi birer monşere dönüşen “bazı tipler” hızlı trene binerken hayvan oluyor!

Trene biniş kuyruğunda “Bu ne? Sıra mı bekleyeceğiz, kaç dakika oldu” diye başlayan söylenmeler trene biniş sırasında hostese: “Ben ek valiz için trene ücret ödemem” diye başlayan öküz dalaşıyla devam ediyor.

Trene binincede bu söylenmeler: “Hani 250’ydi? Şuan 100 ile gidiyoruz! Bu nasıl tren… Eski tren daha iyiydi diyenlere dönüşüyor.

Bir de trende valizini kapı önüne atıp gidenimi ararsın, tuhaf tuhaf konuşup hareket edenleri mi…

Şimdi el-cevap:

Kardeşim sen uçağa binmeden 1 saat önce havaalanına gidiyorsun, orada asilzade gibi boy gösteriyorsun. Uçağa binerken 1 kg dahi ağır valizin olsa trene oranla yüksek ücretler ödüyorsun. Oralarda gıkın çıkmıyor.

Trenin hızına gelince: ben her hafta “eski” diye tabir ettiğimiz trenlerle İstanbul-Eskişehir arasında yolculuk yapardım. Yolculuk süresi en kısa 4 saatti; ki bu 5-5 buçuk saate kadar uzayabiliyordu. Şimdi 2 buçuk saatte gidiyorsun. El insaf!

Bir de dünya senin etrafında dönmüyor. Yok ben sıra beklemem, ben ek ücret ödemem, valizimi ortaya koyar giderim… Gidemezsin kardeşim! Bu toplumun kuralları var ve dünya senin etrafında dönmüyor. Her yerin bir kuralı, adabı vardır.

Trenlerde bu tarz söylenen tiplere katlanamıyorum artık. Siz de benim uyguladığım yöntemi uygulayın ve kurtulun. Onlara; “Bu kadar şikayetçiysen binme, bir dahaki istasyonda in” diyin. Susup oturuyorlar.

Bu tiplere Avrupa’daki gibi içi sidik kokan, bazılarında oturacak değil tutunacak yeri dahi olmayan, bilet fiyatları fahiş düzeydeki trenler müstehak!

Velhasıl biz hizmetten razıyız. Tam 2 buçuk saatte Eskişehir’e varıyoruz çok şükür.

Bu arada bir önerim var: uçaklarda sorun çıkaranlara belli bir süre -hatta ömür boyu- uçağa binmeme cezası verilebiliyor. Aynısını trenlerde de uygulamalılar. O zaman sesleri çıkmaz bu tiplerin. Bu fikrimi kısa süre içerisinde TCDD ile paylaşacağım.

fft99_mf4643840

Çin Notları 2- Sosyal Hayat

Doğunun gizemli ve bir o kadar da kalabalık ülkesi Çin ile ilgili 1 hafta içerisinde gördüklerimi duyduklarımı bu yazılar aracılığı ile sizlere aktarmaya çalışacağım.

Teknoloji: Öncelikli olarak Çin adını duyduğumda aklıma gelen ilk şey (bir çok kişinin de aklına geleceği gibi) “teknoloji” idi. Teknolojik olarak son derece ileride yaşayan bir halk ve yaşam tarzı bekliyor giden insan doğal olarak. Gittiğimde ilk hayal kırıklığına uğradığım ilk konu bu oldu. Çin halkının teknolojik gelişmelerle pek alakası yok gibi. Halk tabanında teknolojik veya diğer bir deyimle gelişmiş bir hayat tarzı yok maalesef. Teknoloji kullanımında Türk halkından daha düşük seviyelerde olduklarını söyleyebiliriz. Çinde Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal platformlar yasak. Devlet kendine karşı bir örgütlenme, ayaklanma riskine karşı bu platformların erişimini yasaklamış. Komünist partilerin, anlayışların özgürlükçü olduğunu, yaşam standardını yükselttiğini iddia edenler bu kısımları iyi okusun lütfen. Bu sosyal platformların yasağını aşmak (profesyonel programlar hariç) çok zor. Hadi aştınız ve girdiniz, üstüne de devlet yönetimini veya Komünist Partiyi eleştirdiniz diyelim, yargılanacağınız yıl yasalarına göre en az 30… Televizyon kanallarının tamamı devletin. Cha1, Cha 2, Cha 3… gibi sıralanıp gidiyor. Yayınlar da ona göre şekilleniyor tabii.

Halk ve İnsan İlişkileri: Çin her ne kadar ekonomik açıdan dünya devlerinden biri olsa da halkın genelinin alım gücü ve yaşam standardı düşük. Halkın büyük bir kısmı tıpkı Rusya’daki Sovyet Blokları gibi 1 veya 2 odadan oluşan bloklardaki dairelerinde yaşıyorlar. Bu bloklar genel olarak kötü şartlarda, dökük ve eskiler. Çin çok zengin bir ülke, halkı niçin bu şekilde diye orada yaşayan bir arkadaşıma soru yönelttiğimde aldığım cevap şuydu: “Çin’de nüfusa oranla %10’luk aşırı zengin bir kesim var, bu sayı da zaten bir çok ülkenin toplam nüfusundan fazla insana tekabül ediyor. işte bu ülke ekonomisini yönlendirenler o kesim. O insanları bu çevrede, sokaklarda göremezsin zaten.” Bu cümleden de anlaşılacağı gibi sosyal refah tabana yayılmamış durumda. Çin vatandaşları özellikle yabancılara karşı çok saygılı. Örneğin bir sohbete başladığınızda gözünüzün içine bakarak konuşuyorlar.Kartvizitinizi uzattığınızda sizi önemsediklerini göstermek için kartınızı 2 elle alıyorlar ve uzun uzun inceliyorlar; tabi aynı şeyi onlar kartvizitlerini uzattıklarında da yapmanızı bekliyorlar. Otellerinde (en azından benim kaldığım ve gördüğüm bir kaç otelde) girişte karşılama heyeti gibi 3-4 çalışan kapıda sizi bekliyor ve hep bir ağızdan “hoş geldiniz efendim” diyorlar, ilk yaşadığımda hayli tuhaf gelmişti bana. Otel demişken ; internete girmeye çalışırken otelin genel wireless ağı az çektiği ve bana yavaş geldiği için resepsiyonu aradım, hemen çözüyoruz dediler ve 2 dakika sonra oda hizmeti odama gelip bana özel kablosuz modemi kurmuştu bile, bu açıdan çok çalışkanlar. Eğer bir ziyarette bulunursanız genel olarak taksi kullanmanızı öneririm. Çok uzun mesafelere çok uygun fiyatlarla gidebilirsiniz. Halkın yüzde doksanının İngilizce bilmediğini göz önünde bulundurarak gideceğiniz yerlerin adresinin Çince çıktısını mutlaka yanınızda bulundurun ve taksiciye gösterin. Bu şekilde gideceğiniz yere ulaşabilirsiniz. Çinde tüm vatandaşların kendi araçlarıyla taşımacılık (taksicilik) yapmaları serbest, yolda beklemeye başladığınız an korna çalıp sizi araçlarına almaya çalışıyorlar, tabi bu da bir güvenip güvenmeme konusu; lisanslı taksi nüfusa göre çok az olduğu için bazen saatlerce boş taksi bulamayabiliyorsunuz. Bu durumda lisanssız taksilere binmek zorunda kaldım bir kaç kere. Bu araçları en azından geceleri kullanmamanızı öneririm. Organ mafyasının yaygın olduğu ve bunun taksiyle kaçırma yoluyla olduğu yabancı bir ülkede insan çok güvenemiyor tabii. Buraya düşmek istediğim bir diğer not ise kesinlikle umumi tuvaletleri kullanmayın. Çünkü herhangi bölme söz konusu değil herkes ulu orta işini hallediyor. Bizin alışık olmadığımız bir tablo tabi ki.

Yeme-İçme: Geldik Çinde bir Türk vatandaşının yaşayacağı en büyük problemlerden birine… Tahmin ettiğiniz üzere Çin mutfağı bizim damak zevkimize hiç ama hiç uygun değil. Yapılan yemekler ve kullanılan yağlardan dolayı bırakın yemek yemeyi bir restoranın önünden geçmek bile sizin için azap olabilir. Yiyecek gıda bulmakta zorluk çekebilirsiniz, özellikle bir de müslümansanız helal gıda bulmak oldukça güçleşiyor. Çinde yoğurt, peynir gibi süt ürünleri de çok nadir bulunuyormuş. Çinlilerin sindirim sistemi bu ürünlerin içindeki yararlı bakterileri hazmedemediği için onlara çok büyük rahatsızlık veriyormuş. Burada aç kalmamak için en iyi çözüm Sincan-Uygur lokantaları. Bu lokantalar da kısmen pis olsa da en azından tüm gıdalar helal. Bu konuda çok dikkatliler. Sincan-Uygur restoranlarını yeşil fonlu, üzerinde Arapça yazılı ve cami resimli tabelalarından tanıyabilirsiniz. Çinde her mahallede en az bir tane bu lokantalardan mevcut. Bunlardan faydalanabilirsiniz. Çinde yaşayan bir Türk arkadaşım bu lokantalarla ilgili bir enstantaneyi de benimle paylaştı. Sincan-Uygur lokantaları ramazan ayında iftar vakti hiç kimseden hesap almıyor, ücretsiz hizmet veriyorlarmış. Ne güzel bir birlik! Ülkemizdede bu tarz uygulamaların en azından imkanı olmayan kesim için yapılmasını diliyorum. Bu arada Sincan-Uygurlarından bahsedince fuardan ayrılırken yaşadığım bir olay geldi aklıma. İki Uygur standa gelerek burası Türkiye standı değil mi dedi ve başladık muhabbete. Birinin adı Muhammed diğerinin adı Ahmetti. Konuştuklarımızın özeti şu: Kendilerine uluslararası mecrada sadece Türkiye Cumhuriyetinin sahip çıktığını, bizim gelişimimizin onları umutlandırdığı, biz güçlendikçe kendilerinin de güçlendiğini anlattılar.Uluslararası mecrada ülkelerindeki katliamlara sessiz kalmayan tek liderin başbakanımızın olduğunu belirttiler. Siyasi hiç bir  söylemin-yönlendirmenin olmadığı bu sohbetin sonunda, Ahmedin içinden gelerek bunları söylemesi beni hem mutlu etti hem onurlandırdı…

Çin notlarımda burada sonlandı… 🙂1465334_10152040451291259_897810449_n

Çin Notları 1- Siyasi Yapı

Geçtiğimiz ay sonunda gittiğim Çin Seyahati ile ilgili notlarımı toparladım. Malum her an gidilebilen bir destinasyon değil, bu yüzden detaylıca anlatacağım. Ben de işim dolayısı ile orada bulundum, gözlemlerimi not ettim boş zamanlarımda. Hep batı yaşam tarzını ele alan bizler için bu doğu ülkesi gerçekten farklı, gizemli ve yer yer ürkütücü… Tüm notları hafta içerisinde peyderpey paylaşmaya çalışacağım. Öncelikli olarak Çin’i tanımak için şuan ki siyasi durumlarını ele almak gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden yazımın ilk bölümünü Dışişleri Bakanlığımızın “Çin’in Siyasi Yapısı” ile ilgili bilgi notuyla açıyorum:

1949 yılında kurulan Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) siyasi yapısı tek parti yönetimine dayanmaktadır. Çin Komünist Partisi (ÇKP) ülkenin tek siyasi hakimidir. Parti devletle bütünleşmiş olup, devlet politikası Parti vasıtasıyla uygulanmaktadır. ÇKP’nin Genel Sekreteri aynı zamanda Devlet Başkanı’dır. 

Devlet yönetiminin en yetkili organı ÇKP Merkez Komitesi’ne bağlı olan Politbüro Daimi Komitesi’dir. Daimi Komite, Hükümetin de üzerinde bir kurum olup, ülkeyi ilgilendiren önemli konularda son söz sahibidir. Yedi üyeden oluşan Daimi Komite’nin başkanı Devlet Başkanı Xi Jinping’dir. Başbakan da üyeleri arasındadır. Tüm üyeleri devlet lideri olarak kabul edilmektedir. 

Hükümet işlerini Devlet Konseyi takip etmektedir. Devlet Konseyi 28 üyeden oluşmakta ve başında Başbakan Li Keqiang bulunmaktadır. Devlet Konseyi, idari mevzuata ilişkin yasama işlemlerini gerçekleştirmeye yetkilidir. Ekonomiyi ve diplomatik ilişkileri yönetir ve toplumsal konuları ele alır. Başbakan, Devlet Başkanı tarafından atanır ve görevinden alınır.

Çin’de meclisin görevi daha çok temsilidir. Ulusal Halk Kongresi (UHK) adı verilen meclisin üyeleri halk tarafından değil ÇKP tarafından belirlenmektedir. Üyelerin seçiminde geniş tabanlı temsiliyet gözetilmektedir. UHK yılda bir kez Mart ayında toplanmakta; Hükümet programını ve ihtiyaca göre hazırlanan yeni yasaları onaylamaktadır.

 

Demokrasi, Demokratikleşme, Demokratlık

Başlığını attığım kelimeler günümüzde sıkça telaffuz edilir oldu. Bana da bu konular hakkında “kendimce” birşeyler yazmak düştü. Gelin kısaca Türkiye’nin demokratik karnesini inceleyelim…

Türkiye’de “resmen” seçimli demokrasi ne zaman anılmaya başlamıştır diye bir soru soracak olsak bir çok kişi 1946 seçimlerini referans gösterir. Evet “sözde” demokrasi ile bu zamanda buluşmuştur bu halk. Niye “sözde” dedim bunu bir açalım…

Adını andığımız seçimin asıl yılı 1947dir ancak “küçük bir chp oyunuyla” seçimler 1946ya çekilir. Çünkü demokrat parti yeni kurulmuştur ve teşkilatlanıp yayılmasına izin verilmeden seçim yapılmalıdır ki yeniden iktidar olunabilsin. Öyle de olur… Bu arada işler riske edilmez… Ne olur ne olmaz diye seçimlerde de açık oy gizli tasnif sistemi uygulanır. Yani vatandaş alenen oyunu kurul önünde kullanır ancak oylar halktan gizli sayılır üstüne üstlük bu seçimlerde yargı denetimi de yoktur.
Sonrada bunun adına demokrasi denir. O demokrasi ki resmi gazetesi; Cumhuriyet, valisi; CHP il başkanı, hakimi; parti avukatı…
O demokrasi ki bir genel başkanı Hitler’in en yakın dostudur, bir başbakanı “Zigana dağının üstüne portakal ağacı dikilmez.” Diyerek bu topraklar üstünde demokrasinin zor bir o kadar da imkansız olduğunu vurgular. O adam ateist-faşist ekolün temsilcisi Recep Pekerden başkası değildir. Bu adamın hayatı iyi okunmalı. Psikolojik rahatsızlıkları olan; faşizan, lanet bir adamdır ve bu ülkede başbakanlık yapmıştır!

1950lerde bu ülkede “gerçek” bir seçim yapıldığında Adnan Menderes’in Demokrat Partisi yüksek oy oranıyla iktidar olur. Menderes döneminin özel olarak ele alınması gerektiğini düşündüğüm için hızlıca geçeceğim bu dönemi. Ancak şu kesinlikle unutulmamalıdır ki. Menderes bu topraklar üzerinde demokrasi adına en büyük bedeli ödemiş bir fanidir. Nitekim bu bedeli canlıya ödemiştir; demokrasi adına bir can yitirilmiştir belki ama onun karşılığında milyonlarca yürek demokrasi adına atmaya başlamıştır ve bu halk o haksızlığı hala unutmamıştır.

Malum demokrasi tarihimizin değinilmesi gereken en acı noktaları ise darbeler…
1960, 1980, 12 Mart 1971, 28 Şubat 1997, 27 Nisan 2007!!! Hepsi ülkenin demokrasinin gelişimini durdurmuş hatta ve hatta onyıllarca geri götürmüştür. Tabi darbelerin yanında parti kapatmalar, siyasi yasaklar, hapis cezaları… Her biri bize o kadar zarar vermiştir ki.

Tüm bunları acı da olsa hızlıca geçip günümüze gelirsek bir adam 1920lerden tam 93 yıl sonra iyi kötü bir reform paketi açıklıyor. Görmek isteseniz de istemeseniz de bu bir çeşit reform. Bu ülkenin gerçeklerini, ihtiyaçlarını kısmen de olsa görüp karşılayan bir paket. 2013 yılında hala kılık kıyafetle ilgili reformlar gerekiyor olması ve bunu hala tartışıyor olmamız da bir o kadar komik tabii. Görmek istemeyenlerde görmüyor hala… Görmeyen zihniyet niçin görmüyor çünkü bu düşünce tarzındaki insanlar takriri sükun, istiklal mahkemesi, darbe, zorbalık gibi unsurlarla zorla reformları sindirebilmiştir içine, demokratik reform anlayışları yoktur!

Faşizme karşı çıkan zihniyet faşizan uygulamaları, darbeleri, zorbalığı, istiklal mahkemelerini, tek tipçiliği, ırkçılığı, zümreciliği savunagelmiştir günümüze dek maalesef… Sen milliyetçi kardeşim Rusya boyunduruğu altında, Çin zulmü altında yaşayan Türk kardeşlerimizin Türkçe konuşmasını nasıl arzu ediyorsan bazı bölgelerimizde yaşayan Kürt kardeşlerimizin de analarıyla, bacılarıyla anlaşabilmeleri için Türkçe yanında kendi dillerini konuşabilmeleri zoruna gitmeyecek. Sen cumhuriyetçi kardeşim Atatürk’ün yaptığı harf devrimini göğsünü gere gere anlatıyorsan zaten hali hazırda 29 harfi alınmış latin harflerinin yanına geride kalan 3 latin harfinin ‘kullanım serbestisi’ de zoruna gitmeyecek ya da bu durumun karşısında duruyorsan 1 Kasım 1928 harf devriminin de karşısında duracaksın… Konu hakkında söylenecek çok söz, yapılacak çok tespit var ama yazıyı da çok uzatmamak lazım. Yazımıgeçtiğimiz günlerde bir vekil abimizden dinlediğim trajik bir o kadarda komik bir hikayeyle bitirmek istiyorum:

Köylü bir adam 1946 seçimlerinde sandığa gider ve açık oy olduğu için mecburen açık açık gönlünden geçen Demokrat Partiye kurul önünde oyunu basar. Eve döner, demokrat partiye oyunu verdiğini duyan hanımı evhamlanır. Aman bey, sen şimdi gittin demokrat partiye oyunu bastın hükümet bunu haber alınca bizi rahat bırakmaz; tarlamızı, hayvanımızı elimizden alır, git oyunu değiştir der. Adamcağız kurula gider ben büyük hata ettim yanlış oy attım değiştirmek istiyorum der. Gizli tasnif yapan kurul başkanının cevabı manidardır: “Bu seferlik biz değiştirdik, bir daha tekrarlama.” :))

Kalın sağlıcakla…

20131001-014158.jpg