14 Mayıs Seçimlerinin Ardından…

Ülkemiz 14 Mayısı adeta bir demokrasi şölenine çevirdi. Demokrasinin beşiği (!) olarak anılan Avrupa’da seçimlere katılım ortalama yüzde 65 iken gerçekleştirmiş olduğumuz seçimde katılım yüzde 90’ları buldu. Benimle aynı veya farklı düşünüyor olsun; oy kullanmak için sandıklarda kuyruklar oluşturan milletimizin fertlerini gördüğümde çok duygulanıyorum. Ülkenin geleceğinde söz, karar sahibi olmak, olabilmek şüphesiz çok önemli.

Bu yazımda seçim sürecine ilişkin bazı tespitlerimi, notlarımı siz değerli dostlarımla paylaşmak istiyorum. Hepimizin gözlemlediği gibi seçim dönemini Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan önde tamamladı. Ortaya çıkan sonuçlar Millet İttifakı seçmeninde hayal kırıklığı yaşattı. Bunun sebeplerine inelim biraz da… Ortaya çıkan hayal kırıklığının en önemli sebebi sosyal medya ve anket manipülasyonuna kapılarak %60-%65 gibi, bu seçimlerde iki taraf için de ortaya çıkma ihtimali olmayan, rakamlara millet ittifakı seçmeninin kendisini inandırmasıdır. Bu noktada en büyük vebal altılı masa yöneticilerinin çünkü manipülatör anket firmalarının ve trol ağının fonlayıcısı CHP Genel Merkeziydi.

İkincil olarak ele alacağımız yanlışlardan birisi de özellikle CHP seçmeni ve siyasi aktörlerinin seçmene karşı aşırı baskıcı ve saldırgan tutumuydu. Özellikle bahsetmiş olduğum trol hesaplar 3 aydır “asacağız, keseceğiz, yargılayacağız, kaçacaksınız, uçacaksınız, ağlayacaksınız” içeriğinde tweetler attı. Değerli arkadaşlar siyasetin özü insandır, insana dokunmaktır. Sosyal medya temel bir siyaset mecrası değildir sadece araçtır. Özellikle hayal kırıklığına uğrayan, kendisini üzgün hisseden genç kardeşlerime bir şey söylemek istiyorum: Siyaset klavyeye dokunarak evden değil, insana dokunarak meydanlardan yapılır. Köyde bir kahve sohbetine dahil olmamış, bir hasta ziyareti yapmamış, bir cenazede acıyı bir düğünde sevinci paylaşmamış arkadaşlar siyasetin ve insana dokunmanın ne demek olduğunu ve bu toplumun ne anlatmak istediğini asla ama asla anlayamaz. Koltuklarını daha da sağlamlaştırmak adına size hayal satanlara asla izin vermeyin. Yenilgisine rağmen koltuğa yapışanların peşinden gitmeyin, kendi yolunuzu açın. 22 yıldır girdiği her seçimi kazanan, toplum tarafından benimsenmiş, sevilmiş bir liderin seçmenine “koyun” demeden önce girdiği 11 seçimi de kazanamayan bir liderin peşinden gidenleri, onu destekleyenleri, umut bağlayanları sorgulayın. Değişim şart derken bunu önce partinizin yönetim kadrosunda başlatın. Başarısız, kendini ifade edemeyen, kritik durumlarda dahi milli duruş sergileyemeyen bir lideri partinizin başında tutmayın.

Şaşırmadığımız bir seçim süreci oldu…

Muhalefet kaybedilen her seçimde bu millete gerizekalı demenin konforundan çıkmalı artık. Siyaset profesyonel bir alan, bu işin temeline inmeli, sosyolojisini kavramalı. “Aptal” diyerek bu seçmenin oyunu alacağınızı mı sanıyordunuz? “Cinsiyetçi söyleme” karşı olduklarından bahsedenler AK Parti seçmenine o****u diyen kadının fotoğrafını profiline koydu, özgürlükten bahsedenler karşı düşünceye tahammülsüzlüğü ile öne çıktı, eşitlikten bahsedenler bakkal Mehmet ile benim oyum bir mi dedi. Anneler gününde bir Cumhurbaşkanının ve Cumhurbaşkanı adayının vefat etmiş annesi ile fotoğrafının altına ağza alınmayacak küfürler edildi. En acısı da AK Parti’ye oy verdi diye deprem bölgelerinde yaşayan insanlar kastedilerek “müstahakmış bunlara, hepsi geberseydi, yaptığım yardımlar haram olsun” içerikli tweetler atıldı, bunlar binlerce retweet aldı. Bu mantığa sahip insanları (!) kabullenemiyorum, tiksiniyorum! Örneğin yüreğimizi parçalayan İzmir depreminde hükümete yakın STK’lar, siyasetçiler, aktörler yapması gerektiği gibi muazzam bir çaba gösterdi, herkes yardıma koştu, çabaladı ve bu da İzmir halkından takdir topladı ama hiç kimse İzmirliler CHP’ye %65 oy verdi diye küfretmedi, hakkını haram etmedi, nankör demedi hatta lafını bile etmedi. Etmemeli de zaten. Bizler oralarda siyaseten rant devşirmek için değil, vicdanen yapmamız gerekeni yapmak için bulunduk, bulunacağız da. Ülke sevgisi, millet sevgisi iki eli kavuşturup kalp yapmakla olmuyor. Bu da şekilcilikten öteye geçemiyor. Acı çekenin acısını kalbinde hissedebiliyorsan, yükünü paylaşabiliyorsan o zaman insan olabilmişsin demektir. Tıpkı Ahmed Arif’in dediği gibi:

Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim

Olmalı zaten

Olmazsa insan olmaz yüreğim…

Demokrasiden bahsedenler; yüzde 60 oranla kazanacağından emin olanlar, son iki hafta İnce ve Oğan’a çekil baskısı yaptı. Farklılıklara ve tercihlere tahammülsüzlüklerini apaçık ortaya koydular. Hatta bu öyle bir noktaya geldi ki eski yol arkadaşları olan Cumhurbaşkanı adayına yönelik kurulan kaset kumpasından dahi medet umdular.

Türkiye’de bu siyaset tarzı bir güvenlik sorunu olmaya başlamıştır. Her şeyde bölen, parçalayan, ötekileştiren, tercihlere saygı duymayan, kıran, inciten bu düşünce tarzı ülkemizde bir an önce son bulmalıdır. Sonuç olarak insanlar tüm bu olanları sessiz sessiz izleyip ”kendilerinden olmayana yaşama hakkı vermez bunlar” diye düşündüler. Bakın benim gibi düşünen milyonlar çok gerekmediği sürece tepkisini bir yerde göstermez, tartışmaz, kırmaz, ötekileştirmez ama seçim günü mührü pusulaya öyle bir vurur ki söylenenlerin, yaşatılanların, baskıların hepsine cevap olur. İşte bu yüzden biz Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a “sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi” diyoruz. Bu yazdıklarımın birçoğundan millet ittifakı seçmeninin büyük bir kısmı hiçbir şey anlamayacak ancak aklı ve vicdanı olanlar için yazdım bu satırları.

Sonuç olarak bölücü çevrelerce, demokrasi tanımazlar tarafından diktatör olarak nitelendirilen Recep Tayyip Erdoğan demokratik siyaseti öncelemese ve milletin yoğun iradesini yansıtmak üzere 50+1 gibi bir uygulamayı başlatmamış olsa bugün ikinci tur gibi bir konuyu tartışmıyor olacaktık. Çok sesliliğe önem vermese ve baraj yüzde 10’da kalsaydı bugün İyi Parti ve Yeşil Sol Parti TBMM’de temsil edilmiyor olacaktı. İnsanları hedef alırken görüşlerinizi temellendirin ve tutarlı olun. Temellendirilmemiş görüş toplum tarafından benimsenmez ve desteklenmez. Öyle de oluyor.

Bu ülke ve bu aziz millet her şeyin en iyisini, en güzelini hak ediyor. Karşımızdakiler ne kadar acımasız, vurdumduymaz, saygısız olursa olsun biz iyilikten ve güzellikten asla ayrılmayacağız. Çünkü siyasetin özü insan kazanmaktır. Bu toprakların evladı Yunus’un dediği gibi:

Ben gelmedim dava için, benim işim sevi için

Dost’un evi gönüllerdir, gönüller yapmaya geldim

Kalın sağlıcakla…